İslam Peygamberi’nin Hayatında Mevcut Bazı Ayırt Edici Özellikler

İslam Peygamberi Hz. Muhammed aleyhisselam, hayatının her durumunda örnek alınacak, taklit edilecek en güzel model idi. Bir hükümdardan bir zavallı fakire kadar herkes O’nu örnek alabilir. Dolayısıyla O, bekârlığın keyfini çıkaramaz veya zâhid keşişlere has bir hayat sürdüremezdi. Onun içindir ki evlendi; çoluk-çocuk sahibi oldu. Böylece bir koca, bir baba, bir yakın akraba, bir dost, kısacası izinden yürünebilecek örnek bir insan modeli ortaya koydu.

Kur’ân-ı Kerim, Peygamberler arasında fark olmadığını söylemekle beraber, onlardan bazılarının bazılarına üstün kılındıklarını da ilâve eder. Ahmed ibn Hanbel’in naklettiği bir hadîs-i şerif, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (s.a.s)’e kadar yüz yirmi dört bin peygamber geçtiğini bildirir (onların hepsine selâm olsun). Binaenaleyh bütün bu resûl ve nebiler arasında ayrıntılı geniş bir mukayese mümkün değildir. Hatta Muhyiddin İbn Arabi’nin el-Fütuhâtul-Mekkiyye kitabında naklettiği bir hadîs, gerçekten gönüllerimizi haşyete gark eder; bu hadîse göre Allah (cc), yüzbin Âdem yaratmış olup, biz insanlar onların en sonuncusunun nesli bulunmaktayız!

İslâm Peygamberinin siyer-i seniyyesi hakkında dünyanın bütün dillerinde yazılmış pek zengin bir literatür mevcuttur. Bu tebliğde sadece Efendimiz’in siret ve hayatındaki bazı çarpıcı noktalara işaret edilecektir:

Evvela O, büyüklüğüne rağmen mütevazıdır: Kur’ân, İdris (as)’dan bahsederken Biz onu yüce bir yere (mevkiye) yükselttik (Meryem, 57) der. Bizim mütevazi Peygamberimiz (s.a.s) de açıkça Beni İdristen üstün tutmayın der. Az sonra bu konuyu tekrar ele alacağız.

İslâm dininin ayırt edici bir vasfı, peygamberlerin şeref ve ismetlerini korumayı prensip edinmesidir. Hz. Âdem’den başlayalım: Allah Tealâ melekleri ona secde ettirecek kadar onu yüceltmiş ve mesken olarak da Cenneti vermişti. Derken bir ağacın meyvesinden yemek suretiyle yasağı çiğneyince, neticede Allah onu Cennetten çıkarmıştır. Fakat Âdem ile Havva yeryüzünde bir sürgün seviyesinde değildirler; bilakis onların şeref ve onurları korunmuş, saklı tutulmuştur. Gerçekten, Kur’ân-ı Kerim, Âdem (as) hakkında Yeryüzüne git emrini naklettiği her iki yerde de (Bakara, 37-38 ve Tâhâ, 121-123) bu emrin, onun tövbesinin kabulünden sonra olduğunu kesin olarak açıklar. Tövbesi kabul edildiğine ve affedildiğine göre, artık onun bir sürgünmüş gibi cezalandırılması hiç söz konusu olabilir mi? Netice şu olmaktadır; yeryüzüne gönderme, cezalandırma veya sürme olmayıp, şereflendirme içindir: Allah onu, yeryüzündeki halifesi olarak tayin etmiştir. Âdem (as) hatasını anlayıp henüz Cennette iken af dileyince Allah ona üstün bir görev, yani yeryüzü halifeliği görevi vermiştir.

Dünyanın ömrü, Âdem (as)’inkine göre daha uzun olduğundan onun nesli, yani insanlar onun bu görev ve nöbetini devralmış olup dünyanın sonuna kadar bu, Allah’ın yeryüzündeki halifeliği işini sürdüreceklerdir. Oysa diğer dinler İslâm’dan pek farklı biçimde insanın yeryüzündesürgün ve matrudhayatı yaşadığını söylerler.

Allah’ın insanlara lütfedip verdiği akıl ve zekâdan ve bilimin gelişmesini sağlama yeteneğinden ayrı, gerek dünya, gerek ahiret hayatında, razı olduğu yolu göstermek üzere Allah, bütün insan topluluklarına birtakım rehberler, yani peygamberler ihsan edip göndermiştir. Zira İlahî hikmet insanlar arasında tabiat ve yapı farklılıkları olmasını dilemiştir: İyiler, az iyiler, kötüler vs. olacaktır. Vahye mazhar o peygamberler de diğer insanlar gibi fânidirler. Ve Allah onları da az veya çok fasılalarla, zaman zaman göndermişti. Bu durumda yeryüzünde aynı anda iki peygamber bulunmuyordu. Fakat beşer kitleleri arasında gittikçe artan mesafeler ve dil farkları, artık bir peygamberin bütün dünyaya kâfi gelmemesi sonucunu ortaya çıkardı. Başlangıçta yazı bile yoktu. İnsan yazıyı icad edince, İlâhî vahiyle gelen talimatları muhafaza etme işinde yazı kullanıldı. Gönderilen her yeni peygambere yeni bir kitab verilmemesi, yazının önemini daha da artırıyordu. Nakledildiğine göre yazıyı İdris (as) icad etmiştir. Dolayısıyla vahyedilen en eski İlahî kaynaklı metinlerin ona izafe edilmesi bize garip gelmemelidir. Nitekim Yeni Ahid’in yani elimizdeki İncil’in sonlarına doğru YEHUDA’nın kitabı (risalesi) adını taşıyan ve bu konuya temas eden bir sahifeden az olan bir bölüm vardır. Orada şunları okuyoruz:

İsa Mesihin kulu... Sevilmiş ve İsa Mesihte hıfzedilmiş olan davetlilere... Ey sevgililer, müşterek kurtuluşumuz hakkında size yazmağa son derece gayret ederken... Çünkü Allahımızın inayetini fücura değişen ve tek efendimiz ve Rabbimiz İsa Mesihi inkar eden fasıklar, bu mahkûmiyet için kadim zamandan haklarında önceden yazılmış olan bazı adamlar içeri sokuldular... VE ÂDEM’DEN SONRA YEDİNCİ OLAN HANOK BUNLARA DA DEDİ: Bütün insanlara karşı hükmü icra ve fısk ile yaptıkları bütün fısk işleri hakkında ve kendisine karşı fâsık günahkârların söyledikleri bütün sert şeyler hakkında, bütün fâsıklailzam için, işte Rab onbinlerce mukaddesleriyle geldi. Bunlar söylenen, şikayet eden, şehvetlerine göre yürüyenlerdir ve onların ağzı büyük şişkin sözler söyler Ve kazanç için şahsa itibar edenlerdir.” (YEHUDA’nın Mektubu 1-16)

Hristiyan tefsircilere göre, burada, son peygamberin gelişi önceden gaybî olarak bildirilmektedir. Myriades (yani birkaç on bin) tabiri, öyle görünüyor ki Mekke’nin fethinden ziyade, Hz. Peygamber’in Veda Haccına uygun düşmektedir. Ölüdeniz yazmaları arasında, İdris’in kitabının tamamı kısa zaman önce Habeşçe tercümesi ile bulundu. Bu kitap İngilizce tercümesi ile birlikte yayınlanmış YEHUDA’nın mektubu kitabında yer alan pasaj, orada da yer almaktadır. Fakat diğer pasajlardan bazı tutarsızlıklar bulunmaktadır ki bunlar kitabın İdris (as)’a izafe edilmesinin sıhhatine gölge düşürmektedir. Fakat bu konu üzerinde burada fazlaca durmamıza da hacet yoktur.

Ayrıca Nûh (as)’ın kitabından da bazı parçalar son zamanda bulunmuş vaziyettedir. Nitekim Irak’ta Sabiîler adını taşıyan, ne Yahudi ne de Hristiyan olmayıp müstakil bir dine bağlı küçük bir topluluk bulunmaktadır. Bu topluluk Hz. Nûh’un dinini izlediklerini, önceleri bu peygamberin kitabının tamamına sahip olduklarını, fakat bugün ahlâkî bazı buyruklara dair birkaç cümle dışında, bu kitabın metninin kaybolduğunu iddia ederler. Onun hakkında bilinen bütün şey bundan ibarettir.

Kur’ân-ı Kerim Hz. İbrahim (as)’ın kitabı olan Suhuf-i İbrahim’den açıkça söz etmektedir. Devrimizde, Kur’ân-ı Kerim’in Necm suresindeki (38-44) ayetlerinde nakledilen birkaç cümle hariç, bu kitabın hiçbir yerde izine rastlanamamaktadır.

Bunun muasırı olarak Hinduların (Brahmanların) sahip oldukları ve Tanrı tarafından vahyedildiğini iddia ettikleri Vedalar vardır. Büyük tarihçi Bîrunî’in dediğine göre bu kitaplar şifahi olarak nakledilip duruyordu; ancak kendi yaşadığı zamanda (10-11. miladi asırda) onlar yazıya geçirilmiştir.

İran’da din kurucusu olan Zerdüşt’ün Avesta’sından da bahsetmek gerekir. Daha sonraki bir dönemde İran’ı yabancılar istila edip kendilerini de oraya kabul ettirmişlerdir. Böylece çok geçmeden birkaç bilgin dışında, ahali, Avesta’nın dilini unuttu. Sayıları pek az bu âlimler, ülkenin yeni dilinde kitabın bir özetinin şerhini hazırladılar.

Avesta’nın orijinali kaybolduğu gibi, bunun şerhi olan kitaptan da sadece bazı parçalar mevcut bulunuyor ki bunlar olsa olsa orijinal metnin onda birini teşkil eder. Burada, Zerdüşt’ün öğretme imkanı bulamadığı şeyleri öğretip onun misyonunu tamamlayacak olan son peygamber haber verilmektedir.

Çin’de Konfüçyüs “Öncekilerin kitapları”ndan bölümler nakleder, fakat bunların önceki peygamberlere vahyedilen kitaplar olduğunu düşünmek zordur.

Yahudilerin Tevrat’ı hepimizce malumdur. Yahudi tarihçilerin dediğine göre başlangıçtan 4 kitap Hz. Musa’ya izafe ediliyordu. Uzun zaman sonra, bir savaş sırasında, sahibi meçhul (anonim) bir nüsha bulundu ve o devirdeki Hulda adlı kadın peygamberlerinin dediğine bakarak bu nüsha Hz. Musa’nın kitaplarından biri kabul edildi. O zamandan beri bu kitap, beşli anlamına gelen Pentateuque (Tevrat)’ın beşinci kitabı addedilmiştir.

Bir müddet sonra Irak kralı Nabukadnasor Filistin’i işgal edip Tevrat’ın bütün nüshalarını toplatıp yakmak suretiyle imha etti. Bundan bir asır sonra Yahudilerden Ezra Peygamber, kaybolan Tevrat’ı ezbere bildiğini söyledi ve ezberindekileri kaleme aldırması ile Tevrat yeniden yazıya geçirildi. Önce Antiokos, daha sonra da Titus tarafından ayrı zamanlarda Tevrat’ın imhası hâdisesi iki defa tekrarlanıncaya kadar bu metin kullanıldı. Günümüzde bulunan Tevrat metni işte bu üçüncü onarımdan kalan metindir; fakat bunun hangi esasa ve usule göre ve kim tarafından yenilendiği bilinmemektedir. Dâvud (as)’ın Zebûr’unun da Musa (as)’ın kitabının akıbetine maruz kaldığı anlaşılmaktadır.

Zikredeceğimiz son kitap Hz. İsa (as)’a vahyedilen İncil olacaktır. Fakat Hz. İsa bu vahiyleri yazıya geçirmemiş olup onun sağlığından kalma herhangi bir metin bugün elimizde bulunmamaktadır. İncil adı altında bugün kullanılan Yeni Ahid yani metin, onun hayatı hakkında, arkadaşları veya halefleri tarafından kaleme alınan hatıralardan ibarettir. Bunlara Matta’ya göre İncil veya Luka’ya göre İncil, Markos, Yuhanna vs. adları verilmektedir. Tarihte yetmiş kadar ayrı İncil metni olup Kilise Teşkilatı bunlar arasından dördünü resmen geçerli saymış, diğerlerini ise apocryphe, yani şüpheli, uydurma, sahte kabul etmiştir.

Önceki peygamberlere vahyedilen kitapların bu hazin akıbetlerini gördükten sonra Kur’ân-ı Kerim’in metninin korunması tarihine göz atalım. Aziz Peygamberimiz (s.a.s) ümmî idi. 40 yaşında Allah O’nu peygamber olarak görevlendirdi; yirmi üç yıl boyunca Kur’ân parçalar halinde O’na vahyedildi. Diğer birçokları gibi İmam-ı Buharî’nin Sahih’inde yer alan bir hadîs bize bildiriyor ki her bir parça vahyedilir edilmez Hz. Peygamber bunları ashabından erkekler cemaatine, sonra da kadınlar cemaatine tebliğ ediyordu; sonra okuma yazma bilen ashabından birini çağırtıyor ve bu defa aynı parçayı ona yazdırıyordu. Müteakiben kâtibe yazdığı kısmı okutturuyor, ve kendisi dinliyordu böylece kâtibin, hatalı yazma ihtimaline karşı hemen tedbirini almış gerekli düzeltmeyi yapmış bulunuyordu. Yeni vahiy gelince aynı metodu uyguluyor.. yeni parçanın daha önce vahyedilmiş olan bütün içerisindeki yerini noktası noktasına vahiy katibine kaleme aldırıyordu.

Hatırlatalım ki, Hz. Peygamber, vahyedilen metinleri, mekanik tarzda geliş sırasına göre birbiri üstüne kronolojik bir sıraya göre bir araya getirmiyordu. Bazan birçok sûrenin parçaları aynı dönemde periyodik olarak vahyediliyordu. Âyetler fiş tarzında o günün birtakım küçük yazı vasıtalarına (kırtas) kaydediliyor, sonra sûrenin tamamı vahyedilip yazıya geçirilince onlar bir bütün, bir defter haline getiriliyordu. Kâtibin nüshasından diğer Müslüman aileler kopya çıkarıp istinsah ediyorlardı. Hz. Peygamber onlara, nüshayı yazmanın yeterli olmadığını, onu yetkili üstad-muallim huzurunda bir hoca huzurunda okumak gerektiğini söylüyordu. Bu hocalar başta Hz. Peygamber olarak, onun öğretim izni verdiği kimseler idi. Vahyi devam eden Kur’ân’ın yazıya geçirilmiş âyetlerinden mahrum kalmış hiçbir Müslüman evi yoktur.

Hicretten sonra Medine’ye gelince, Hz. Peygamber Kur’ân’ın şahsî nüshalarının bütünlüğünü kontrol için ek bir tedbir aldı: Ramazan aylarında her gün bir miktar olarak o zamana kadar nazil olan Kur’ân’ı cemaat huzurunda yüksek sesle okumayı; yani bugün mukabele dediğimiz tatbikatı âdet haline getirdi. Eğer beşerî arızalar sebebiyle Hz. Peygamber tereddüt eder yahut ezber hatası yaparsa, ona yardımcı olmak üzere Cebrail de bu meclislerde hazır bulunuyordu. Cemaat kendi yazılı âyet nüshalarını yanlarında getiriyor; ihtiyaç halinde gerekli düzeltmeleri yapıyorlardı. Hz. Peygamber hayatının, son senesinde bu okuma ve mukabele işini iki defa yapmış ve demişti ki:

Cibril bana böyle yapmamı söyledi ve bundan vefatımın yakın olduğu sonucunu çıkardım.” Nitekim de öyle oldu. Suyutî’ye göre halefi Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamber’in evinde ayrı ayrı ‘kırtas’lar üzerine yazılmış toplu bir Kur’ân nüshası bulmuş idi.

Hz. Ebu Bekir Peygamber’in (s.a.s) birinci derecede vahiy kâtibi olan Zeyd ibn-i Sabit (ra)’ın başkanlığında bir heyet kurdu. Zeyd hafız olup Kur’ân’ın tamamını ezberlemişti. Zeyd, Hz. Peygamber’in huzurunda mukabele görmüş (Yani okunmuş) ve O’nun tarafından onaylanmış Kur’ân’ın, yazılı metnine sahip olan herkesin, o nüshasını getirip komisyona arzetmesini şehirde ilan etti.

Öte yandan komisyona, Hz. Peygamber tarafından onaylanmış en az iki nüshaya dayanmaksızın hiçbir âyeti kaydetmeme emri verilmişti. Bu çalışma sonuçlanınca Zeyd “Ben Müslümanların nüshalarını esas olarak derlediğim metnin tamamını okudum. Bir âyet dışında, benim bildiğim bütün ayetler bu metinde bulunuyordu. Bunun üzerine, o âyete yazılı olarak sahip bulunan Mekkeli muhacirlerden kimse olup olmadığını aramaya başladım. Fakat onlardan hiç kimse de yoktu. Sonra Medineli ensarın evlerini tek tek dolaştım. Onlardan da biri hariç hiçbirinde bulamadım. Bu ensarînin adı Huzeyme ibn-i Sabit olup, bir gün sağlığında Hz. Peygamber (s.a.s) ondan çok memnun kalınca şöyle demişti: “Bundan böyle Huzeymenin şahitliği iki kişinin şahitliğine bedeldir.” Binaenaleyh bir tek bu âyetle ilgili bu yazılı metni, ezberden bilen sayısız kişilere danışarak ve keza bir hafız olarak şahsî bilgisine dayanarak Zeyd, bu âyeti yerine yerleştirmiştir.

Zeyd şöyle devam ediyor: “Sonra, Medinelilerin nüshalarına dayanarak hazırladığım bu nüshayı tekrar okudum, hiçbir noksan kalmadığını görünce Halife Hz. Ebu Bekir’e takdim ettim. Onu yanında muhafaza etti. Sonra halefi Hz. Ömer onu devraldı. O da vefat edince, aynı zamanda, Hz. Peygamber’in eşi olan; okuma ve yazma bilen Hz. Hafsa onu aldı.”

Çok geçmeden, Halife Hz. Osman, Asya, Afrika ve Avrupa olarak üç kıtaya yayılmış bulunan İslâm ümmetinin ihtiyacını göz önüne alarak Kur’ân metninden yedi sûret (kopya, nüsha) çıkarma işini de yine Zeyd ibn-i Sabit’in sorumluluğuna bıraktı. Bu çalışma yapılınca, bu sûretlerden her biri Ulu Camide (yani Mescidü’n-Nebî) baştan sona okundu ve Cemaat bunların ne fazla ne eksik olmaksızın, bildikleri Kur’ân metni olduğunu onayladılar. Halife onları İslâm devletinin yedi büyük merkezine gönderdi ve bundan böyle yazılacak her mushafın bu mushaflardan birinden istinsah edilmesini emretti.

Günümüzde dahi bir hoca, Kur’ân öğrettiği talebeye bir icazetname verir. Bu icazetnamede: Ben de aynı şekilde hocamdan öğrendim o da kendi hocası falandan böyle öğrendiğini bildirmişti der. Bu hocalar zincirinin her biri, okuduğu metnin yetkili hoca tarafından okutulan metne uygunluğunu tasdik eder. Bu silsile, yani hocalar zinciri bir sahabede son bulur ki; onun da hocası Hz. Peygamber’dir. Yeryüzünde milyonlarca Kur’ân nüshaları arasında olsun, milyonlarca hafızın ezberinde olsun, hiçbir yazılış veya okunuş farkı yoktur. İşte Hz. Peygamber tarafından derlenmiş Kur’ân metninin muhafazasında tecelli eden mucize budur. Sonraki asırdan kalan müteaddit nüshalar bir tarafa; hâlen doğrudan Hz. Osman döneminden dahi, üç orijinal nüshaya sahip bulunmaktayız. Hepsi de tam tamına aynı metindir.

Diğer Özellikler:

Allah (cc)’ın peygamberleri olarak Resûller arasında hiçbir görev farkı yoktur. Sadece şahsî yetenekler farklı olabilir. Allah’ın buyruklarını Kur’ân halinde tastamam muhafaza konusunda Hz. Muhammed (s.a.s)’in gösterdiği ihtimamı hiçbiri göstermemiştir. Bu da Allah’ın ondan sonra peygamber göndermemesinin bir başka sebebini teşkil etmiştir.

İslâm’dan önceki dönemlerde öyle peygamberler olmuştur ki, Hz. İsa (as)’ın; kendi mensuplarının nakletmelerine bakılacak olursa; Ben sadece İsrailoğullarının kaybolmuş koyanlarına gönderildim demiştir. Hatta kendisine bir yabancı (Yahudi olmayan) yaklaştığında, şöyle dediği bile nakledilir: Ekmeği, çocukların önünden alıp köpek yavrularına vermek doğru değildir.

Oysa İslâm Peygamberinin, işin başından beri, kendi doğduğu şehirde iken bile, bütün dünyaya hitap ettiğini görürüz: Kendisine inananlar arasında Araplar olduğu gibi Habeşliler de vardı. Sümeyye isimli, kavî iman sahibi Mekkeli bir hanım vardı ki kendisi Türk asıllı idi; İslâm’ın amansız düşmanı Ebu Cehil mızraklamak suretiyle öldürmüş ve bu Türk asıllı sahâbiye hanım İslâm tarihinde kadın şehitlerin ilki olmuştu. Rum asıllı olduğu anlaşılan Suheyb er-Rumî de onlar arasındadır.

Hz. Peygamber’in sağlığında Chakravati Fermas, Hindistan’da Malabar hükümdarı idi. Bir gece ayın çatlayıp bölündüğünü görerek hayrete düşmüştü. O, bu işi araştırmaya koyulmuş ve neticede dedelerinin kendisine bıraktığı vasiyetnamede bunun, ‘Son Peygamber’in bir mucizesi olacağına dair bir kayıt bulmuştu. Bunun üzerine Mekke’ye gelip Müslüman olmuştu. Hz. Peygamber ona, ülkesine dönüp orada İslâm’ı yaymasını tavsiye etti. Giderken yolda hastalandı ve Yemen’de vefat etti. Onun kabri asırlar boyunca Hint Hükümdarının Mezarı olarak ziyaret edilmiştir. Medine’de İran asıllı Selman-ı Farisî, bir iman abidesi halinde temayüz etmişti. Yahudilerden de Müslüman olanlar bulunmuştur.

Resûlullah hicri 7. yılda diğerleri arasında Bizans, Habeşistan, İskenderiye Kıptîleri (Mısır) ve İran hükümdarlarına İslâm’a davet mektupları göndermiştir. Bu mektuplar, Kur’ân’dan âyetler ihtiva ediyordu. Resmî mütercimler bunları, kendi hükümdarlarının dillerine çevirmeye mecbur kalıyorlardı. Bu arada bazı İranlı mühtedîlerin arzusu üzerine Selman-ı Farisî (ra) Fatiha sûresini Farsça’ya çevirmiş ve Hz. Peygamber’in onayı ile İranlı muhataplarına göndermişti. Onlar da Arapça metni ezberleyip okuyuncaya kadar bu tercümeyi namazlarında okumuşlardı. Bu bilgiyi Serahsî el-Mebsut, Tacü’ş-Şeria ise Hidâye haşiyesi olan Nihâyede nakletmektedir. Hatta Çinli tarihçiler, Peygamber tarafından, Çin’e gönderilmiş bir elçiden bahsederler. Bu muhtemeldir; zira İbn-i Habîb’in el-Muhabbar’ında bildirdiği gibi, Doğu Arabistan’daki Dabâ Fuarı’na Çin, Hindistan, Sind’den, Doğu ve Batı ülkelerinden tüccarlar geliyorlardı. Hz. Peygamber; “İlmi Çinde de olsa arayınız buyurmaktadır; bu mesnedsiz değildir. Bütün bunlar Resûlullah (s.a.s)’ın hayatında olan durumlardır.

O Allah’ın elçisi olarak dini hem öğretti, hem de uyguladı. O akîde esaslarını tek Allah’a ve ahirete inanmayı öğretti. Namaz, oruç, hac ve maddî durumu iyi olanların bir kısım tasarruflarını muhtaçlara verme (zekât) gibi ibadetleri talim etti. O derûnî (tasavvufî) hayatı ve Allah’ın sadece yaptıklarımızı değil, düşüncelerimizi bile murakabe ettiğini öğretti. İslâm’dan önce ticaretle meşgul bir Mekkeli olup birçok ülke gezmiş ve ülkenin ekonomik hayatının nasıl iyileştirileceğini anlamıştı. Kendi müşrik hemşehrileri tarafından işkence edilip vatanını terkederek hicrete mecbur kalınca Medine’nin siyasî hayatında bir boşluk gördü: Bağımsız kabileler, Araplar, Yahudiler, Hristiyanların yaşadığı bir toprak parçası, fakat ortada bir devlet yok, merkezî bir siyasî otorite ve kuruluş yok. O, günden güne barış içinde büyüyen Medine’de bir şehir devleti kurdu. Fazla değil, on sene sonra dünya hayatına veda ettiğinde, Arap Yarımadası ve Irak ile Filistin’in güneyine kadar uzanan üç milyon km2lik bir ülkeyi yönetiyordu. Açıkladığım siyasî boşluk üzerine kendisi tarafından kurulan devletin başkanı olarak, O, devleti her türlü idarî ve siyasî unsurlarla teçhiz etti: Teşrî finans, vergilendirme, adlî diplomatik idare, bilhassa ahlâk, ve ülkenin savunması için bir ordu... O dinini, beden ve ruh bütünlüğü içinde anlatıyordu. Allah Kur’ân’da O’na şöyle buyuruyordu: Din hususunda zorlama yoktur.” Keza gayr-i müslimler için hukuki ve adlî özerklik veriyordu. Bu uygulamasının bir sonucu olarak, Hz. Ebu Bekir’in halifeliği döneminde Müslüman askerlerin Suriye’ye girişinde, yerli halkın onları istilacı değil de, kurtarıcı saymasını görüp şaşırmayalım. Bizzat Batılı oryantalistler bu durumu tasdik etmektedirler.

Hz. Peygamber’in veda haccı sırasında Arafat’ta hazır bulunan Müslümanların sayısı esas alınarak, o sırada yarım milyon Müslümanın ülkede bulunduğu hesaplanabilir. Yine O, bir devlet kurucusu ve başkanı olarak yazılı bir anayasa ile devleti teçhiz etmiştir ki bu metin bize kadar ulaşmış olup dünyada yazılı ilk anayasa metnini teşkil etmektedir.

Siyer yazarları Hz. Peygamber’in annesi Amine Hâtun’dan şu sözü naklederler: O doğduğunda, ben Onu secde halinde gördüm: Hemen melekler gelip Onu gözlerimin önünde yıkadılar, sonra derhal bir bulut inip Onu örttü ve O gözlerimin önünden kayboldu gitti. Sonra bir ses işitildi ve o ses, galiba meleklere şu emri verdi:Onu yeryüzünde, okyanusların suları üzerinde, göklerde, her yerde gezdiriniz, ta ki evrendeki bütün varlıklar yeni Peygamberlerini tanısınlar.

Kur’ân O’nun yalnız insanların değil, cinlerin de peygamberi olduğunu bildirir. Keza onun hayvanlar, hatta ağaçlara peygamber olduğuna dair siyer kitaplarında bazı izler vardır.

O, hayatının her durumunda örnek alınacak, taklit edilecek en güzel model idi. Bir hükümdardan bir zavallı fakire kadar herkes O’nu örnek alabilir. Dolayısıyla O, bekârlığın keyfini çıkaramaz veya zâhid keşişlere has bir hayat sürdüremezdi. Onun içindir ki evlendi; çoluk-çocuk sahibi oldu. Böylece bir koca, bir baba, bir yakın akraba, bir dost, kısacası izinden yürünebilecek örnek bir insan modeli ortaya koydu. Bununla beraber o ibâdet hayatında da eşsizdir: O müntesiplerinden günde beş vakit namaz kılmalarını istedi. Kendisi daha da fazlasını yaptı. Özellikle uykusunu bölüp teheccüd (gece) namazına devam ederdi. Müslümanların senede bir ay oruç tutmalarını istedi. Kendisi ise daha fazlasını yaptı, hemen hemen her hafta bazı günler oruç tuttu.

İnsanlar arasında peygamberlerden hep mucize bekleme alışkanlığı vardır. Az önce İslâm Peygamberi’nin Ay’ın bölünmesi mucizesini gösterdiğine işaret etmiştik. O’nun duası üzerine ölülerin dirildiğine dair en az üç hadise vardır. Su ihtiyacı olduğunda parmakları arasından, içilir su kaynadığı çok defa görülmüştür. Çok az bir yiyecekle büyük bir sahabi kalabalığını doyurmuştur. Musa (as)’nın Sina Dağı üzerinde ilahi tecelliye mazhar olmasına mukabil; O’nun dostu, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’i Allah, huzuruna davet edip semâvâta çıkardı ve Kâb-ı Kavseyn miktarı (yayın iki ucu arası mesafe kalacak kadar) Kendisine yaklaştırdı. (Necm, 9), O’na hitap etti, en büyük nimetleri O’na gösterdi, cennetin harikalarını ve cehennemi gösterdi ve Bakara suresinin son iki âyetindeki nimeti, İlahî hâzinesinden o kudsi gecenin hatırası olarak O’na verdi. Miraç yani Allah’a kavuşma, önceki ümmetlerdeki seçkin peygamberlerin hayatlarında sadece bir defa olmak üzere gerçekleşmişti; fakat Miraç nimeti Allah’ın Son Peygamber’inin ümmetine, her gün beş kere nasip edildi; çünkü namaz her mü’min için bir miraçtır. Müslüman için günde en az beş vakit namaz vardır ki bir Müslüman kıldığı namazdaki Teşehhüd’de (tahiyyât duasında) Rabbine mülaki olup O’nu selamlar, O’nun cevabını alır. Sonuç olarak diyebiliriz ki Efendimiz’in mucizeleri burada sayılamayacak kadar fazladır.

O’nda ille de tenkit edecek nokta bulma gayreti içinde olanların istismar etmek istedikleri savaşlarını ele alarak konuyu bitirelim. Bir kere, her savaş mutlaka kötü değildir. Misal olarak Matta İncili’nin meşhur cümlesini hatırlatalım (Matta, 10/34). Burada İsa (as)’ın şöyle dediği nakledilir: Zannetmeyin ki ben dünyaya barış getirdim, hayır ben barış değil, kılıç getirdim. Luka İncili’nde de benzeri cümleler vardır. İslâm Peygamberi kendisini hem Rahmet (Şefkat) Peygamberi hem de Sav Peygamberi olarak nitelendirir. Evet, her gerçeğin kendine ait bir yeri vardır.

Kur’ân-ı Kerim (2/246 vd.) âyetlerde bildirir ki vaktiyle eski bir peygamberin ümmetinin düşmanları onlara saldırmış ve düşmana karşı kendilerini müdafaa ihtiyacı hâsıl olmuştu. O peygamber bu savaşı yapamazdı; dolayısıyla o peygamberin nezaretinde çalışmak üzere bir hükümdar veya kumandan göndermesi için Allah’a dua etmişti. Fakat İslâm Peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.s) değişik yeteneklere sahip kılınmıştı; orduları hayranlık verecek derecede yönetme de bunlar arasında idi: Her zaman O’nun düşmanlarının asker sayısı, savaşçı Müslümanların sayısından daha fazla olmuştur. Hz. Peygamber’in kumandası altındaki İslâm ordusu her seferinde düşmanı bozguna uğratmıştır. İşaret edilmesi çok önemli nokta da şudur ki Hz. Peygamber hiçbir zaman taarruz (saldırı) savaşı yapmamış, daima savunmada bulunmuştur. O, barış zamanında muhtemel bir savaş için hazırlanırdı. Hatta o askerlik hizmetini yani Cihad’ı Müslümanlara bir mecburiyet yapmıştır. O, savaşı, insanîleştirmiştir; kadınları, çocukları öldürmeyi, ülkeleri tahrip etmeyi, hatta sebepsiz yere ağaçları kesmeyi savaşçılarına yasaklamıştır. O'nun askerî politikası bir cümlede şöyle özetlenebilir: Kan dökmeyi asgarî miktara indirmek ve düşmanı itaate mecbur etmek.”

Sadece bir misal verelim: Yirmi sene kadar süren amansız bir mücadele ve çatışmadan sonra Hz. Peygamber nihayet müşriklerin elindeki kendi vatanını fethedip, Mekke’ye hâkim oldu. Sadece kan dökmemekle yetinmedi, üstelik düşman hemşehrilerine, kendisine yaptıklarını hatırlatarak şöyle hitap etti: Şimdi benden ne yapmamı bekleyebilirsiniz?O, onları kılıçtan geçirtebilirdi veya onları köleleştirme kararı verebilirdi. Hem imkânı vardı, hem de haklı gerekçeleri vardı. Fakat bunlardan hiçbirini yapmadı. O tek cümle ile şöyle buyurdu: Sizler serbestsiniz, barış ve emniyet içinde kendi lerinize gidiniz. Bu buyruk ve muameleden sonra ertesi gün bütün Mekke’nin İslâm’ı benimsemesine neden şaşıralım? O’nun maksadı düşmanlarını alçaltmak veya yok etmek değildi, O’nun arzusu düşmanı da olsa insanları doğru yola, Allah’ın rızasına eriştirmek idi.

O Allah’ın elçisi idi, O devlet kurucusu ve yöneticisi idi. O kanun koyucu idi, O orduların komutanı idi. O mahkemede hakim ve kadı idi. O toplumun bir ferdi idi. O’nun idare ettiği ülkede gayr-i müslim tebaa ve vatandaşlar da vardı. Hülasa beşer hayatının hangi açısından bakarsanız bakınız, O’nun her alanda bizler için mükemmel bir örnek olduğunu göreceksiniz.

Tümünü göster