Kurtuluşa Eren Mü’minlerin Bir Özelliği: Zekât Verebilmek İçin Çalışırlar

Allah için yapılacak harcamalar sadece zekât ile sınırlı olmadığı gibi zenginlik de şart değildir. Mü’min elinde olan imkânları Allah’ın rızasını kazanmak için seferber etmelidir. Bu durum, bir sınır ve miktar konulmadan, ayet-i kerimede, “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edip bağışta bulunurlar” şeklinde ifade edilir. Herkesin sorumluluğu kendi imkânları kadardır.

Müslümanlar Mekke’de en zor zamanlarını yaşıyorlardı. Gariplik, yalnızlık, içe kapanmışlık, arkadaşların hatta akrabaların bile tanımıyormuş gibi yapması ve fiziki işkence son sınırına ulaşmıştı. Maddi imkânsızlıkların yanında, zahiren bakıldığında İslam’ın geleceğine dair en küçük bir ümit ışığı dahi görünmüyordu. Bazı Müslümanlar anayurtlarını terkedip o döneme göre bir hayli uzak sayılabilecek Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmışlardı… Çok bunalıyorlardı ve şartlar tamamen olumsuz görünüyordu. İşte tam böyle bir ortamda mü’minlerin temel vasıflarından da bahseden Mü’minûn sûresinin ilk ayetleri, bir müjde olarak geldi.

Hz. Ömer (ra) anlatıyor:

Mekke’deki son yıllarımızdı. Bir gün Allah Resûlü’ne (aleyhisselam) vahiy geldi. Efendimiz vahyi alırken farklı bir hale bürünürdü. Yanındakiler bunu anlar ve saygı ile beklerlerdi. İlahi tebliği alan Efendimiz, hiç açıklama yapmadan hemen kıbleye döndü ve şöyle dua etti:

Allahım! Bize nimetini artır, eksiltme. İkramda bulunup bizi onurlandır, zelil etme bizi. Bize ver, mahrum etme. Bizi seçkinlerden kıl, başkalarını bize üstün kılma. Bizden hoşnut ol ve bizi, Kendinden razı eyle!

Duasını bitirdikten sonra ashabına dönerek;

Şimdi bana (mü’minûn sûresinden ilk) on âyet indirildi. Her kim bu âyetlerdeki buyrukları yerine getirir, gereğini yaparsa cennete girer.” dedi ve yeni gelen ayetleri okudu. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur'ân 23/1; Müsned, 1/34)

Bu ayetlerin ilkinde, Hiç şüphesiz mü’minler felaha ermiş; umduklarına nail, endişe ettiklerinden de emin olmuşlardır.” buyuruluyordu. Şartlar çok ağırdı ama Allah mü’minlere o an içinde bulundukları şartlara göre değerlendirme yapmamalarını.. belli vasıfları taşıyorlarsa şimdiden başarıya, kurtuluşa ulaşmış olduklarını söylüyordu. Bu noktada, arzu edenlerin herhangi bir mealden bakabilecekleri ayetlerin sadece dördüncüsüne dikkatleri çekmek istiyorum. Umduğunu elde edecek, korktuğundan emin olacak, mutlak olarak kurtulacak mü’minler bu ayette “O mü’minler, zekât (vermek) için çalışırlar.” (Mü’minun, 4) şeklinde anlatılır.

 

Zekât ne demektir?

Kelime olarak zekât, artma, arınma ve gelişme, büyüme gibi anlamlara gelir. İslâmi bir kavram olarak zekât ise, ‘sahibinin elinde bir yıl kalmış bir malın din tarafından belirtilen bir miktarını, Kur'ân-ı Kerim'de sayılan sekiz sınıftan birisine veya bir kaçına Allah rızası için verme’ manasına gelir ki, malî bir ibadettir. Verilmesi gereken miktarın en alt sınırı, kırkta birdir. Fazla vermenin önünde bir engel yoktur, dahası Kur’an ve Sünnet’in bütünü dikkate alındığında zekât limitlerinin üstüne çıkan infak ve tasaddukta bulunmak tavsiye de edilmektedir.

 

Zekât vermek için çalışmak!

Kaynaklarda belirtildiğine göre zekât Medine’de hicretin 2. yılında farz kılınmıştır. Fakat Mekke’de gelen ayetlerde de zekâtın emir ve tavsiye edildiğini görüyoruz. Âlimlerimiz bu durumu, “zekâtın aslen Mekke’de farz kılındığı, Medine’de ise kimin, ne kadar, hangi maldan ve kime vereceğinin tayin edildiği” şeklinde açıklıyorlar. Zekât/sadaka/muhtaçlara yardımcı olma faaliyetleri, ilk günlerinden beri İslam’ın temel bir yaklaşımıdır. Evet, Mekke’de yükümlülükler öncelikle sınır konmadan gelmiş, herkes gönlünden geldiği, kalbinin ısındığı kadar maddi fedakârlıkta bulunmuş, muhtaçlara yardımcı olmuştur.

Mü’minun sûresinin 4. ayetinde mü’minlerin zekât vermek için çalıştıkları vurgulanır. Ayet, herkesin imkânı ölçüsünde, infakta bulunup başkalarına yardım/muavenet etmesi gerektiğini beyan ettiği gibi o zaman itibarıyla çoğu zekâta muhtaç Mekke Müslümanlarının zekât verecek duruma gelmek için çalışmaları gerektiğine de işaret eder. Zira, kasasında durup kalbini bağlamayan para Müslüman için hayırlıdır. Sırtında bir yük değil, altında bir binek gibi olan maddi imkânlar mü’minler için bereket kaynağıdır. Zaten mü’min, mala-mülke sahip olabilir ama onların esiri olmaz. Bir Müslümanın, İslam’ın 5 şartından ikisini, yani zekât ve hac vazifelerini yapmak için belli oranda maddi imkâna sahip olması gerekir.

 

İhtiyaç kadar değil, gücü yettiği kadar çalışma

Zekât için çalışmak ifadesi, mü’minleri günlük ihtiyaçları kadar değil, güçleri yettiği kadar çalışmaya teşvik etmektedir. Çünkü insanın -alışkanlıktan dolayı gelenler hariç- ihtiyaçları sınırlıdır. Buna göre kendi ihtiyacı kadar çalışanlar hiçbir zaman “zekât” veremez. Fakat gücü yettiği kadar çalışanlar bir gün zekât verecek duruma gelirler.

Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) “Ameller niyetlere göredir; yapılan işler, niyetlere göre değer kazanır.” (Buhârî, Îmân 41; Müslim, İmâret 155) buyururlar. Mü’minin niyeti, ameline derinlik katar. Niyette öyle bir özellik vardır ki, yapılan sıradan bir işi ibadet haline getirebilir. Bir mü’min, çalışırken şuuraltında/niyetinde hep zekât ve Allah için yapacağı diğer hayır işleri olur, daha çok verebilecek hale gelmek için gayret gösterirse bu niyet, onun bütün çalışmasını zekât, yani ibadet haline getirecektir.

Allah için yapılacak harcamalar sadece zekât ile sınırlı olmadığı gibi zenginlik de şart değildir. Mü’min elinde olan imkânları Allah’ın rızasını kazanmak için seferber etmelidir. Bu durum, bir sınır ve miktar konulmadan, ayet-i kerimede, “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edip bağışta bulunurlar” (Bakara sûresi, 3) şeklinde ifade edilir. Herkesin sorumluluğu kendi imkânları kadardır. Tarihimizde el emeği ile çalışıp ihtiyaç sahiplerini sevindiren pek çok örnek şahsiyet olduğu gibi, örneklerini günümüzde de görmek mümkündür.

 

Asıl bize kalacak olan…

Sadece dünya için çalışanlar, öbür dünyaya elleri boş olarak gideceklerdir. Bu dünyada Allah için yapılanlar, O’nun rızası için verilenler âhirette, sahibinin karşısına çıkacak ve ona tarifi imkânsız mutluluklar getirecektir. Nitekim, Resûl-i Ekrem (aleyhisselam) kestiği bir kurbanı, gerekli işlemleri yapması için Hz. Aişe’ye (r.anhâ) göndermişti. Akşam eve geldiğinde “kurbandan geriye, kendilerine ne kaldığını” sormuş ve “Sadece bir but kaldığı, onun dışında bir şey kalmadığı” cevabını alınca da:

Öyleyse, bir but dışında tamamı bize kaldı!” buyurmuşlardı. (Tirmizî, kıyâmet 33; Müsned, 6/50)

Evet, yenilip içilen ve harcananlar bu dünyada kalıyor. Âhirette, sonsuz hayatta bizimle beraber olup bize yardım edecekler ise bu dünyada Allah için yaptıklarımız ve O’nun rızasını kazanmak için harcadıklarımızdır...

Tümünü göster