Azap ve Nimetleriyle Kabir, Cennet ve Cehennem





Author: Wise Institute - min read. - Post Date: 11/14/2022
Clap

Akıl Âhiretle ilgili genel prensipleri idrak ederken nakil, onun tafsîlat ve cüz’iyyatı ile ilgili bilgiler verir. Böylece kıyamet gününe dair olan imanımız akıl ve nakil bütünlüğü üzerine bina edilmiş olur.

İnsanlar dünyada işledikleri amellere göre -isterse bir kabre defnedilmemiş olsunlar- kabirde yani ölümle başlayıp yeniden diriltilmeye kadar olan zaman diliminde ya azap ya da nimetle karşılaşacaklardır.

Allah (c.c) “Kahrolası insan! Ne de nankör(inkarcı)! Allah onu neden yarattı? Bir nutfe (sperma) den yarattı da ona şekil verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü ve kabre soktu. Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir,” buyurarak[1] insanın buradan sonraki ilk uğrağının ve durağının kabir olduğunu bildirir. Hz. Peygamber de bunu “kabir ahiret evlerinden ilk evdir. Eğer bir kimse oradan kurtulursa ondan sonrası onun için daha kolaydır. Eğer ondan kurtulamazsa ondan sonrası daha şiddetlidir,”[2] şeklinde ifade eder.

 

Kabir Nimetleri ve Azabı

Kabir azabını Ehl-i sünnet alimleri

Onlar (kıyamet gününe kadar kabirlerinde) sabah ve akşam ateşe arz edileceklerdir. Kıyamet koptuğu gün de ‘Firavun ve kavmini en şiddetli azaba sokun’ denilecektir[3] ayeti[4] ile

Çevrenizdeki bedevilerden ve Medîne halkından bir takım münafıklar vardır ki, onlar nifak yapmaya alışmışlardır. Sen onları bilmezsin. Onları biz biliriz. Biz onları iki defa azaplandıracağız. Sonra da büyük bir azaba döndürüleceklerdir.”[5] ayetini delil göstererek[6] kabul ederken Mu’tezile,[7] Daha doğrusu Mu’tezile’den bazıları[8] Hariciler (özellikle Ahnesiyye fırkası)[9] Cehmiyye,[10] ve Şia’dan Zeydiyye’nin bir kolu olan Râfizîler[11] reddetmektedir.

Bu mevzuda ihtilaf edilmesinin sebebi konu ile ilgili muhkem ayetlerin bulunmamasıdır. Kesin bir hükmün bulunmaması her görüş sahibine görüşünü ortaya koyma ve içtihat etme imkanını vermiştir. Mu’tezileden Kâdı Abdu’l-Cebbâr bu meselede ümmetin çoğunluğu ile kendileri arasında bir ihtilafın bulunmadığını, Dırâr İbn Amr hariç kimsenin buna muhalefet etmediğini belirtir.[12] Ancak Bişr el-Merîsî ile sonraki Mu’tezile alimlerinden çoğunun kabir azabını mutlak olarak kabul etmedikleri bilinmektedir.[13]

Mu’tezile’nin bu meseledeki görüşünü anlayabilmemiz için öncelikle onların Adalet, el-Menziletü Beyne’l-Menzileteyn, va’d ve vaîd gibi aklî prensiplerinin göz ardı edilmemesi gerekir. Ancak o zaman onların kabir azabını inkarlarının en azından bu meseleyle çok ilgilenmemelerinin sebebini anlamış oluruz. Öyleyse burada asıl mesele onların akılcılığı ve bunu bütün prensiplerine hakim kılmalarıdır. Halbuki kabir azabını akıl kabul etmez. Daha doğrusu kabir azabı akılla halledilebilecek, aklın hüküm verebileceği meselelerden değildir.

Bu sebeple Mu’tezile kabir azabını kabul etmeyi aklî prensiplerine aykırı görerek inkâr etmişlerdir. Fakat Kadı Abdulcebbar Mu’tezilenin kabir azabını inkar etmediğini, bu meselede onların cumhur-u ulemâdan farklı düşünmediğini ifade ederek İbn Râvendî’nin töhmetini reddeder.[14] Mu’tezileden kabir azabını inkar eden “Kabriyye” fırkasıdır.[15] Mu’tezile’nin hepsi kabir azabını inkar etmemektedir.[16] Onlar kabir azabını kesin olarak reddetmeseler bile kesin olarak kabul ediyor da değillerdir. Çünkü kabir azabı meselesi aklî değil sem’î konulardandır. Akıl ile tartışılamaz. Eğer tartışılır ise akıl onu ya nefyeder veya inkâr eder. Dolayısı ile onlar bu meseleyi sem’an kabûl fakat aklen reddetmişlerdir. Aklen reddederken de hâricîler ile Şia’dan “Zeydiyye”ye tabi olmuşlardır.

Her ne kadar Mu’tezile, kabir azabı ve nimetinin tahakkuk edebilmesi için dirilmenin (ihyâ) şart olduğunu bunun ise kabirde mümkün olmadığını düşünerek kabir azabı ve nimetini aklen kabul etmemiş ise de Sâlihiyye fırkası ile Kerrâmiye’den bazıları, kabirde diriltilmeden ölünün azap edilmesinin mümkün olduğunu ifade etmişlerdir.[17]

Mu’tezile karşı çıktığı her meselede aklı hakem yapmıştır. Kabir azabı ve nimeti meselesi de bunların arasındadır. Çünkü azap bir azap edicinin bulunmasını gerektirir. O da ya Allah veya Allah’ın dışında biri olur ki bu da akıl ile bilinen meselelerdendir.[18] Halbuki kabir azabının keyfiyeti, sual meleklerinin(Münker-Nekir) mahiyeti ve soruları akıl ile değerlendirilebilecek hususlardan değildir.

Kabir azabını cismânî yönüyle kabul etmeyen, -bu anlamda- onu inkâr eden Mu’tezileye karşı çıkan Eş’arîyye kabir hayatı ile ondaki nimet ve azabı ayet ve hadislere dayanarak isbat etmiştir. Kabir azabının sabit oluşunda ittifak halinde olan Eş’ariyye arasında bu konuda üç ayrı tutum vardır.

1- Tafsilatını araştırmaksızın kabir azabının olacağını kabûl. Bu, ilk Eş’arîlerden İmam Eş’arî, Bâkıllânî ve Cüveynî’nin tutumudur.

2- Kabir azabı dinin aslından (usûluddîn) olarak sabittir. Ona iman dinin asıllarından herhangi birine iman gibidir. Bu yönüyle kabir azabına iman dinin kaidelerinden biridir ve tafsilatıyla anlatılır. Bu görüşün temsilcisi İmam Gazâlî’dir.

3- Kabir azabı dinin asıllarından biri olarak sabittir. Ancak tafsilatında aşırı derecede ifrat edilmiştir. Bu durum ise İmam Gazâlî’den sonraki müteahhirîn Eş’arîlerde görülür.

Mütekaddimîn Eş’arilerden hiçbirisi -kabir hayatı ile ondaki azap ve nimeti kabul etmekle birlikte- kitaplarında müstakil olarak bu konuya yer vermemiş ve münakaşasını yapmamışlardır. Mesela İmam Eş’arî, el-İbâne’sinde Mu’tezile’nin kabir azabı konusundaki inkarını reddettikten sonra, Hz. Peygamberden nakledilen pek çok hadis-i şerif ile bunun sabit olduğunu, bunu nefyeden bir tek bile hadis’in olmadığını ifade ederek “Kabir azabından Allah’a sığınınız,”[19] gibi bazı hadisler nakleder.[20] İmam Eş’arî -ayrıca- kabir azabına “(Azaptan biri de) ateştir ki, onlar sabah akşam buna sokulurlar. Kıyametin kopacağı günde Fir’avun ailesini azabın en çetinine sokun denilecek[21] ve “Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından bir takım münafıklar vardır ki münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz. Sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir,[22] gibi ayet-i kerimeleri delil olarak gösterir.[23]

Ona göre Allah “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiç bir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.”[24] buyurarak şehitlerin dünyada Allah’ın fazlı ve ihsanı ile sevinip rızıklandırılacaklarını haber vermektedir. Bu ise dünyada olacaktır.

İmam Bâkıllânî de kabir nimeti ve azabına “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.”[25],

(Azaptan biri de) ateştir ki onlar sabah akşam buna sokulurlar.[26] ve

Allah, sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar.” gibi ayetleri delil olarak gösterir. Ayette geçen sıkıntılı hayattan (dar geçim) kasıt kabir azabıdır. Sabah ve akşam burada olacağına göre sabah ve akşam azaba sokulma kabirde olacaktır. Ahirette sapasağlam olma ise Münker ve Nekir’in kabirdeki sorgusudur.[27]

Râzi, İnsanın bu bedende ikamet eden nûrânî ve latîf bir cevher oldğunu belirttikten sonra eğer ilim ve amelde kâmil ise beden harap olduktan sonra sadette, eğer noksan ise bela ve azapta olacağını belirtir.[28] Ona göre

Onlar Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, ikidefa dirilttin. Bizde günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? derler[29] ayetindeki iki ölümden ilki dünya hayatını sonunda ikincisi ise kabir hayatının sonunda meydana gelir.[30]

İmam Gazzâlî Ahiretle ilgili sem’î bahisleri inanç esaslarından bir asıl olarak ele alarak[31] tafsilatıyla anlatırken[32] İbn Hazm, bunun kıyametten önce olduğunu belirterek

O zalimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara ‘haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bu gün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız’ derken onların halini bir görsen![33] ayetini delil gösterir ve kabir fitnesi ile azabının tesirinin sadece cesetten ayrıldıktan sonra ruh için olduğu görüşünü ileri sürer.[34]

Mütekaddimînden olan Eş’arîler ile İmam Gazzâlî bu meseleyi sadece Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamberin hadis-i şeriflerine dayandırarak açıklamalarına rağmen Müteahhirîn Eş’arîler bu konuda çok fazla mübalağa yaparak hakkında ayet ve hadisin bulunmadığı, sahih olmayan bir kısım hususlarında ifade edilmesine kapı açmışlardır.[35]

Bu mevzudaki ayetleri ve hadisleri nakleden İbn Kayyım el-Cevziyye, bu konuda söz söyleme hususunda Hz. peygamberin kâfî olduğunu ifade ederek Ehl-i sünnet’in, hadisçilerin ve diğer taifelerin kabir azabı meselesinde görüş birliği içinde olduklarını belirtir.[36]

Bu meselede bir neticeye varmak gerekirse; kabir azabı aklın idrak etmekten mahrum olduğu ahiretle ilgili nakil (haber) ile sabit sem’î konulardandır. Bu konuyu kabul edenler bazı ayetleri tevil ederek delil getirirken reddedenlerde ayetlerin delaletlerinin kesin ve kat’î olmadığını ileri sürmektedirler. Dolayısıyla bu konunun ve tafsîlâtının anlaşılması için en sağlam ve ilk delil Hz. Peygamberin hadisleri olmaktadır.

Burada hemen belirtelim ki, bu meselenin salt akılla anlaşılamıyor olması aklın tamamen devre dışı kaldığını göstermez. Çünkü akıl bunun imkanını kabûl ile uydurulan hurafeleri reddeder.

Zannedildiği gibi -Dırâr b. Amr ve Bişr el-Merîsî ve onlara tabi olan az bir kitle hariç tutulacak olursa- Mu’tezile kabir azabını inkâr etmemekte farklı bir yorumla kabul etmektedir. Hariciler kesin olarak kabir azabını reddederken Zeydiyye ise kabul edenlerle reddedenlerin arasında bir tereddüt geçirmektedir.

 

Cennet ve Cehennem

Cennet ve cehennemde ebedi kalma ve bu kalmanın hissi mi, ruhani mi, yoksa hem hissi hem de ruhani mi olacağı konuları öteden beri tartışılmaktadır.

Dünya hayatı mükellefiyet ve amel; ahiret âlemi ise hesap ve karşılık görme yeridir. Hesap, hassas bir adaletle meydana gelir. Hiç kimseye herhangi bir şekilde zulmedilmez. Yaptıklarının karşılığını görme ise ya cennet yada cehennemde meydana gelir. Dolayısıyla çalışmada cennet ve cehennem meselesini ele alacak ve;

  1. Cennet ve cehennem manevi bir özellik taşımakta ve hiçbir hissi yönü bulunmamakta mıdır?
  2. Cennet ve cehennem hissi ve manevi olmakla birlikte dünyadan farklı mıdır?
  3. Cennet ve cehennem -iddia edildiği gibi eğer- ruhani ise bu şer'î bilgilere uymakta mıdır?
  4. Cennet ve cehennem şu anda yaratılmış mıdır? gibi sorulara cevap arayacağız.

Bu sorular uzun zamandan beri Müslüman mütefekkirlerinin zihinlerini meşgul etmiş, mütekellim ve felsefeciler bunlara cevap bulmaya çalışmışlar ve birbirinden farklı görüşler ortaya konmuşlardır.

 

İslam Felsefecilerine Göre Cennet ve Cehennem Hayatı

İslam filozoflarının cennet ve cehennem hakkındaki görüşlerini anlamak için öğrenmek için önce onların insan nefsini nasıl anladıklarını bilmemiz gerekir. Filozoflar nefsi ve onun tabiatını incelemiş ve nefsin bedenden üstünlüğüne ve ona ihtiyacı olmadığına, sonuç olarak da nefsin ebediliği görüşüne ulaşmışlardır. Nefis, ölümle bedenden ayrıldığında, beden fena, nefis ise bekâ bulduğu için nimet ve azap bu nefse ulaşmaz. Azap ve nimetin ikâmesi için bedene ait bir mekân yoktur.

Ebu Nasr el-Fârâbî (v.339/950) bu düşünceyi destekleyerek cennet ve cehennem hayatının ruhâni olduğunu açıkça belirtmekte ve nefsi hakiki anlamda insan olarak aldığımızda, o insana dünyada yaptıklarının karşılığı olarak mükafat veya azap verileceğini belirtmektedir.[37]

Ebû Ali İbn Sinâ (v. 428/1037), nasslarda geçen cennet ve cehennemdeki hissî elem ve lezzetlerin rûhânî elem ve lezzetlerin avamın zihinlerine yakınlaştırmak için olduğu kanaatindedir. Avam bu aklî lezzet ve elemleri ancak bu hissî misallerle anlayabileceğinden ötürü nasslar meseleyi beşerin anlayabileceği misallerle anlatmıştır.[38]

İbn Sînâ'nın cennet veya cehennemdeki azap ve nimetin tabiatı hakkındaki görüşlerini izah edebilmemiz için genel olarak elem ve lezzet meselesine bakışına işaret etmek durumundayız.

İbn Sînâ, aklî lezzetlerin hakîkî olduğunu ve varlığı hakkında şüphe edilemeyeceğini hatta aklî lezzetlerin her türlü lezzetten daha üstün olduğu kanaatindedir. Ancak bizim bunu anlamamız, o lezzetleri yaşamamızla mümkün olur.

Hislerin idrakiyle bilinen mevcudâtın çeşitleri sayıca sınırlıdır. Bu sebeple aklî kemâlat, hissi kemâlattan hem daha çok hem de idraki daha mükemmeldir. Ona ait tabii lezzet ise daha güçlü ve daha şiddetlidir. Çünkü bir lezzeti diğer bir lezzete nispet etmek, bir kemâli başka bir kemâle, bir idrâki başka bir idrâke nispet etmek gibidir. Aklî lezzet düşünce ve marifet hayatında mutluluğun en büyüğünü ortaya çıkarttığı için, en üstün bir lezzettir.[39] Çünkü "Aklî idrak, karışık şeylerden kurtulup öze ulaşmayı sağlar. His ise buna güç getiremez.[40] Böylece İbn Sînâ ruhâni saadet ve şekâveti kabul ettiğini; ruhânî veya aklî lezzetin, hissi lezzetten daha üstün olduğunu açıklar.

Gazzali (v.505/1111), Filozofların “nefis, ölümden sonra sonsuza dek, vasfedilemeyen bir lezzet veya anlatılamayan bir elem içinde bakidir ancak İnsanlar elem ve lezzetin derecelerinde farklılık gösterirler. Nitekim dünyevi mertebelerde ve lezzetlerde de bir farklılık söz konusudur. Temizlenmiş (tezkiye olunmuş) kâmil nefisler için sonsuz bir lezzet günahlarla kirlenmiş nâkıs nefisler için ise sonsuz bir elem vardır" dediklerini belirtir.[41]

İbn Sinâ, cennet, cehennem, azap ve nimet hakkındaki görüşünü nefis ve konumu ile, vazifeleri üzerine bina eder. Nefse ait yüce vazifelerin ve ona ait üstün bir mekânın olduğunu kabul ederken hissî ve bedenî vazifelerin her biri için de bir mekân olması gerektiğini düşünür. Nefis bu dünya hayatında bedeni idare etme konumundadır. Fakat ahirette nefse ait bir mekân gerekmez. Allah'ın (c.c.) nefse tahsis ettiği bu mekân filozofların geneline ve İbn Sinâ'ya göre ahirette azap ve nimete taalluk eder. Ancak diğer İslam filozofları cennet ve cehennemin ebedi olduğu görüşünü ileri sürerken, o, bedensiz olarak ruhun ebediliğini ileri sürmüştür.

Kur'an'da süzülmüş baldan, sütten ve şaraptan nehirler olduğu, huri ve gılmanların mü'minlerin hizmetinde olacağı, cennet ehlinin her istediğinde önüne gelecek olan meyveler ile yiyeceklerin bulunduğu haber verilmektedir. Kur'an, hissi lezzetlerin tamamını zikrettikten sonra "Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vâdetti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur."[42] diyerek rûhânî lezzetlere de işaret etmektedir.

Ancak biz -nakle zıt olmasına rağmen- İbn Sînâ’nın azap ve nimet, yani cennet ve cehennemin tüm tabiatı ile ruhânî olduğunu ifade ettiğini görüyoruz. O, naklin Cennet ve Cehennem ile nimet ve azaplarını, insanların dünya hayatıyla karşılaştırma yaparak, daha iyi anlamaları için bu şekilde, cismani olarak anlattığını söylemektedir.[43]

Kur’ân’da cennet "Rabbinizden bir mağfirete; Allah'a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup, genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu, Allah'ın lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir."[44] gibi ayetlerle anlatılır. Bu ayetlerde İbn Sînâ'nın görüşünü destekleyici bir delili bulmak mümkün değildir. İbn Sînâ'ya göre insanların haşrolacağı, ayrıca geniş ve boş bir araziyi düşünmek muhaldir. O âlem, bu âlemden başka âlem değildir. Yani âlem tektir. Cennet’in semâ'da olması mümkün değildir. Çünkü cennet hacim ve muhteva itibariyle semâdan büyüktür. Yeryüzünde olması da mümkün değildir. Çünkü yeryüzü cenneti ihata edemez. Cennetin gökyüzünde olduğu farzedilse bile kıyamet günü insan cismi ile oraya nasıl çıkacaktır? Bunun gerçekleşmesi mümkün değildir.[45]

Bu gibi ayetleri te’vil eden İbn Sinâya göre cennet de cennetteki nimetler de ruhânidir. Aynı şekilde cehennem de ondaki azap da rûhânîdir. Ona göre, aklî lezzetler cismânî lezzetlere göre daha şereflidir. Buna en güzel örnek meleklerin durumudur. Melekler için yeme, içme ve diğer lezzetler gibi bilinen cismânî bir lezzet olmadığı halde durumları hayvanattan hınzır ve diğer yırtıcı hayvanların halinden daha şereflidir.

İnsan da melekler gibi, akli lezzetleri, cismi lezzetlere tercih eder. Hatta bazen gün boyunca satranç oynamanın zevki adına yemeği terk eder. Yemeyi istese bile kendine hâkim olur, açlık elemini de hiç hissetmez.[46] Bunu ifade sadedinde Allah (c.c) Kur'an'da: "Yaptıklarına karşılık olarak, anlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez."[47] buyurmaktadır. Aklî hedefler nefis açısından tahkir edilen şeylerden daha değerlidir.[48]

İbn Sinâ’ya göre, ruhâni elem ve azaba uğrayan kötü nefis, cehennemde hissi ceza ve elem gören nefislerden daha şiddetli bir azaba uğrayacaktır. Bu nefis için ebedi olarak rahatlık ve istikrar söz konusu değildir. Bundan dolayı o, bedeniyle birlikte bulunduğu ilk haline dönmek ister. "Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında; "Rabbim! der beni geri gönder" Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım". Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır."[49]

Bu nefis, kötü fiilleri işlemede bedenî kuvvetleri kendini desteklerse, onlardan zevk alır ve onları yapmaya çalışır. Bu şekilde azabı en şiddetli hale gelir. Nefis bedenden ayrıldığında tekrar ona dönmek ister. Bu hususta Allah Teala (c.c) şöyle buyurmaktadır:

"Artık, bundan önce benzerlerine yapıldığı gibi kendileriyle arzu ettikleri şey arasına perde çekilmiştir. Şüphesiz onlar, kendilerini endişeye düşüren bir korku içindeydiler."[50] Rûhânî azap içinde kalan nefsin çektiği acı, hissi ateşin verdiği acıdan daha büyüktür.[51]

İbn Sinâ ve İbn Rüşd (v.595/1198), cennet ve cehennemin ebediliği ile bunları tabiatı hususunda hemen hemen mutabakat halindedirler. Fakat İbn Rüşd’ün bu konudaki görüşleri daha muğlak ve daha mübhemdir.[52] Ona göre, vahiy, nefsin bâki kalacağı hususunda insanları uyarmış; Âlimler bu meselede birçok delil ortaya koymuştur. Nefisler ölümden sonra cismâni şehvetlerden sıyrılacaklardır. Şayet nefis tezkiye olunmuş ise cismâni şehvetlerden sıyrılmak sûretiyle manevi temizliği daha da artacaktır. Şayet nefis kötü ve günahkar ise, kirlenmesi artık sona erecek ve kaybettiği şeylerden ötürü nefsin pişmanlığı ziyadeleşecektir. Çünkü nefis, her şeyi bu bedenle kazanmıştır.[53]

İbn Rüşd genel olarak Ahiret hayatının özel olarak da cennet ve cehennem ile nimet ve azabın rûhânî olduğu düşüncesindedir. Ona göre cisimlerle birlikte ona müteallık şeyler de fena bulur. Sadece dünya hayatında bu beden ile olan alakalardan mücerret olan umûmî akıl bâkî kalır. İbn Rüşd'ün bazı görüşlerinden hareketle uhrevî vücud içinde cismâni bir şüphe olduğu düşünülürse yapılan tasvir ve ruhânî varlıkla ilgili temsillerin konuyu daha iyi kavratmak ve bu konu hakkında düşünenlerin anlayışını daha da derinleştirmek için yapıldığı anlaşılacaktır.[54]

Uhrevi beka “huld” meselesinin tasvirinde dinler arasında da ihtilaf vardır. Her din bu meseleyi kendi kavram ve misalleriyle insanlara anlatmaya ve ahiret nimetlerine teşvik edip azabından da sakındırmaya çalışmıştır. İbn Rüşd, dinlerin, iyi ve kötü nefislerin duyacakları elem ve lezzeti misallerle anlattıkları görüşündedir. Anlatılan bu temsiller her ne kadar melekî lezzet ve ruhani hallerle ilgili olsa bile bunların hakikatlerini anlatmak ancak hisse ve müşahedeye dayalı örneklerle mümkün olmaktadır. Dinlerin hissi müşahedelerle ilgili örnekler vermesi ahiretteki lezzetlerin bazen dünyadaki elemler sebebiyle ortadan kaldırılmaması içindir. Nitekim ahiretteki ezânın da meydana gelmesi dünyadaki rahatın son bulmasıyla ortaya çıkmaktadır.[55]

İbn Sinâ, uhrevi hayatın ruhani olduğu görüşüyle dinin ifade ettiği azap ve nimetin cismani olduğu görüşü arasında bir irtibat kurmaya (tevfîk) gayret ettiği gibi İbn Rüşd de bu iki görüşün arasını bulmaya çalışmaktadır. İbn Rüşd, Gazzali'nin filozofları tekfir etmesine cevap verirken ahiretin ruhani veya cismâni olduğunu iddia eden iki görüş arasında orta bir yol bulmaya çalışmıştır Bu mevzuda o, ahirete yönelik meselelerin cismani örneklerle anlatılmasının, ruhani örneklerle anlatılmasından daha üstün olduğunu düşünmektedir. Hz Peygamber de cenneti vasfederken orada gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insan kalbinden (bile) geçmeyen nimetler bulunduğunu haber vermiş; İbn Abbas (r.a) ise dünyada, ahiret hakkındaki kavramların sadece bilgilerinin var olduğunu hakiki örneklerinin dünyada bulunmadığını söylemiştir.[56]

İbn Rüşd, dinin cennet ve cehennemin hissi hallerini ve vasıflarını anlatırken teşbih ve temsil metodunu takip ettiğini, aksi halde halkın çoğunun bunları kavramaya muktedir olamayacağını belirtmektedir. Ancak sonuç olarak İbn Rüşd, ebedi hayatın her yönüyle rûhânî olduğuna inanmaktadır.[57]

Felsefeciler gibi, bedenden ayrıldıktan sonra nefsin ebedi olacağı görüşünde olan İhvânu's-Sâfa öldükten sonra ruhun fani cisimlere tekrar döneceğine inancındadır.[58] Nefislerin ba’si zamanında ruhlar tekrar ruhlar alemine döneceklerdir. onlar buna

"Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!"[59] ile

"Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı herşey vardır. Ve kendilerine: Siz orada ebedi kalacaksınız, denilir"[60] ayetleri buna delildir.[61]

Sonuç olarak; İhvânu's-Sâfa'ya göre cehennemde birçok tabakalar vardır. Ancak bu tabakalar dinin bildirdiği şekilde hissedilebilen (mahsûs) tabakalar değildir. Bunlar günahkâr (şakî) ruhların hapsedildiği ve çeşitli özelliklere sahip yerlerdir. Cehennem ehli mahiyetini idrak edemeyeceğimiz çeşitli şekillerle azap göreceklerdir.

 

Mutezile’ye Göre Cennet ve Cehennem Hayatı

Mu’tezile, azap ve nimetin manevi hem de hissî olduğu görüşündedir. Azap ve nimet mücerret temsil ve teşbihten ibaret değildir. Onlar hakikattir ve vâkîdir. Azap ve nimetin hem cismânî hem de rûhânî olduğunu kabûl eden sadece Mu’tezile değildir. Gazzali bu düşünceyi savunanların en barizlerinden biridir ki, ileride Eşârî mezhebinin görüşlerini verirken müstakil olarak onun görüşlerini ele alacağız.

Mu’tezileye göre, fâsıklar cehennemde ebedî olarak kalacaklar ve oradan bir daha çıkamayacaklardır. Cennetteki nimet de cehennemdeki azap da ebedîdir. Mu’tezileden Ebu’l Huzeyl el-Allaf (v.230/844) cennet ve cehennem ehlinin hareketlerinin sona ereceğini ve daimi bir sükun içinde yerlerinde kalacaklarını söylemektedir. Nitekim Mu’tezile’ye göre cennet ve cehennem mahluk (yaratılmış) değildir.[62]

Mu’tezile’nin tutumu bu meselede birbirinin aynı değildir. Onların büyük bir kesimi genelde Usul-i Hamse’ye ve özellikle Usul-i Selase’ye (Adl, Va’d ve vaîd ve el-Menziletü Beyne’l-Menzileteyn) dayanarak, cennet ve cehennemin hissi olduğu görüşündedirler. Mu’tezile, tevbe etmeden ölen mürtekib-i kebirenin cehennemde ebedi kalacağı, yakınlarının yaptığı duanın ona fayda vermeyeceği, dostlarının istiğfarının, kabrinin başında Kur’an okumalarının hiçbir şeye yaramayacağı, hatta Hz. Peygamberin şefaatinin söz konusu olamayacağı görüşüne sahiptirler. İlâhî adalet ancak bu şekilde zuhûr edebilecektir. Buna

Kim bir mü’mini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”[63] ayeti delildir. Âyetin tefsirinde Mu’tezile’nin çoğunluğu, ebediyet ehlinin hareketlerinin son bulacağını iddia eden Allaf’a muhalefet ederek bu ayetin kesintisiz süreklilik ifade ettiğini söylemektedir.

Eş’ariler ise ebediyet (Hulûd) kavramından devamlı olmayan uzun bir müddet anlamışlardır. Bundan dolayı

Kalbinde zerre kadar imanı olan kimse cehennemden (mutlaka) çıkacaktır,”[64] hadisine istinâden bir Müslüman’ın ebedî olarak cehennemde kalmayacağı inancını benimsemişlerdir. Allah (c.c) da

Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasının (günahlarını) dilediği kimse için bağışlar.”[65] buyurmaktadır.

Mu’tezile ile birlikte Hariciler ve Zeydiler de büyük günah işleyenin ebedi azapta kalacağını düşünürken, Eş’arî, Mâtûrîdî, Mürcie ve Selef onlara muhalefet ederek iman ehlinin cehennemde ebedi kalmayacağını belirtmektedirler.

Mu’tezile’ye göre cennet ve cehennemin varlığına şu anda ihtiyaç yoktur. Çünkü sevap ve cezayı hak eden hiçbir insan şu anda oraya gitmeyecektir. Cennet ve cehennem nimet ve azaba vasıtadır. Sevap ve azaba ise fiildeki hür irade ile müstahak olunur.

Aslında Mu’tezile bu meseleyi Cennet ve cehennemin yaratılması ve Cennet ve cehennem ehlinin durumu olmak üzere iki ana noktada ele alır.[66]

 

Cennet ve Cehennemin Yaratılması:

Mu’tezile, cennetin salih kullar için bir nimet yeri olduğunu, cehennemin ise kötü insanlar için bir elem yeri olduğunu belirtmektedir. Onlara göre, kıyamet gününde her insan hak ettiği (müstahak olduğu) yere gidecektir.[67] Bu sebeple de cennet ve cehennemin şu anda yaratılmış olduğu düşünülemez. Çünkü cennet ve cehennem, hesap ve cezanın olacağı kıyamet gününden sonra dolacaktır. O zaman cennet ve cehennem yaratılacak ve onları hak eden cennet ve cehennem ehli için yayılıp genişletilecektir.

Mu’tezile cennet ve cehennemin yaratılmadığı mevzuunda aşırıya kaçmış, mübalağa etmiştir. Hatta el-Fûtî gibi bazıları cennet ve cehennemin şu anda yaratıldığını iddia edeni tekfir etmişlerdir.[68] Cennet ve cehennemin şu anda yaratılmadığını savunan Abbâd İbn Süleyman gibi bazı Mu’tezililer bu görüşlerini bir takım aklî delillerle ispata çalışmışlardır. Şayet cennet ve cehennem şu anda mevcut ise ya yıldız âleminde, ya unsurlar âleminde veya başka bir âlemdedir ki bu da mümkün değildir.[69]

Ebû Hâşim el-Cübbaî (v.321/933) “Rabbinizden bir mağfirete; Allah’a ve Peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup, genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu, Allah’ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.[70] ayetini te’vil ederek cennet ve cehennemin kıyametten önce yaratılamayacağını ispat etmek için uğraşmakta; yer ve gök yok olmadan önce cennetin boyutlarını düşünmemizin muhal olduğunu ve cisimlerin birbirinin içinde olmasının mümkün olamayacağını belirtmektedir.[71]

Mu’tezile diğer meselelerde olduğu gibi bu meselede de aklî görüşlerinin ışığında hareket etmektedirler. Bu sebeple onlar en, boy ve derinlik gibi boyutları olan cennet ve cehennemin şu anda yaratılmadığını, çünkü aklın bu kadar büyük bir sahanın varlığını düşünemeyeceğini ve tasavvur edemeyeceğini belirtmektedirler. Cennet mevcut olsa, hangi âleme ve nereye sığacaktır ki?

Halbûki cennet ve cehennemin ba’s gününde dolması, şu anda var olmasına engel değildir. Mu’tezile’nin bu konudaki temel dayanağı cennet ve cehennemin ceza ve mükâfat vermeye vesile olduğu için şu anda yaratılmadığıdır. Cennet ve cehennemin şu anda yaratılmış olmasının insana hiçbir açıdan faydası bulunmamaktadır. Hz. Peygamber’in (s.a) Mi’rac’ta gördüklerini anlattığı hadisler ise Mu’tezile’ye göre mecâzî anlam taşıdıklarından temsîlîdirler. Nitekim, insan rüyasında geleceğe dair olayları, meselâ bir çocuğu büyümüş adam olarak görebilir. Allah (c.c), Rasûlüne gelecek hakkındaki olayları duvardaki bir resim şeklinde göstermektedir. Dolayısıyla cennet ve cehennemin şu anda var olduğuna işaret et eden naslar rüya örneğinde olduğu gibi aslında gelecekte olacak şeyleri haber vermektir.

 

Cennet ve Cehennem Ehlinin Durumu:

Cennet sevap, cehennem azap yeridir. Bu sevaba ancak dini kurallara ulaşan ve hür olarak onların gereklerini yerine getiren, Azaba ise dini hükümleri anlayıp, onlara hür iradesiyle muhalefet eden layık olur. Dînî hükümler kendini anlayacak olgun bir akıl gerektirdiğinden buna sahip olmayan çocuk ve zihin özürlülerin dini bir sorumluluğu yoktur.[72] Açıkçası cezanın özelliği ile ilgili genel tutum, akli olgunlukla dini kurallara ulaşan ile, aklın noksanlık ve aczi sebebiyle dini hükümlere ulaşamayanların eşit bir şekilde görülmesidir. Ahiret ancak sevap ve azap yeridir. Orada, çocuk iken ölen ve elinde olmayan sebeplerden ötürü Allah’ı (c.c) tanımayan, dolayasıyla ceza ve sevabı gerektirecek herhangi bir iş yapmayan kimse bulunmayacaktır. Onlar o zaman toprak olacaklardır. Herhangi bir sevap ve azap görmeyeceklerdir.[73]

Bu tutum, Mu’tezile’nin fikir ve görüşlerindeki adalet esasına olan bağlılıklarını açıkça ortaya koyar. Onlara göre adalet, sevabın ve azabın mükelleflerden hak edene ulaşmasıdır. Mükellef olmayan azap ve sevabı hak edecek bir şey yapamaz. Dolayısıyla onlar herhangi bir azap ve sevaba nail olmazlar ve ahirette toprak olurlar. Bu sebeple kâfirler azaplarının şiddetiyle, “Keşke toprak olsaydım[74] derler. Şayet ahirette mükellef olmayanlara sevap olsaydı, o zaman bu ahiret ve dünya hayatını düzene koyan adalet prensibi çiğnenmiş olurdu. Bu zor meselede Mu’tezile Allah’ın lütfu ve adaleti ile insanın seçme hürriyeti meselesini bağdaştırmaya çalışmaktadır. Çünkü insan, sevap ve azaba ancak hür iradesiyle müstehak olur. Bu hür irade olmadan azap ve sevap meselesini bir sebebe bağlamak mümkün değildir.[75] Bundan dolayı Ebu’l-Hüzeyl el Allaf “Dünya amel, sıkıntı, imtihan ve emir-nehiy yurdudur. Bundan dolayı dünya azap ve elem, ahiret ise ceza yurdudur amel yurdu değildir,” der.[76]

Ebu’l Huzeyl’e göre, insanlar cennette de olsalar akıl ve bedenlerin sağlıklı olmasıyla bir kısım şeyleri yapmaya memur yada bazı şeyleri yapmaktan nehyedilmiş olurlardı. Böyle olunca da onlardan itaat veya ma’siyet sâdır olurdu. O zaman da cennet sevap değil, mihnet ve emir-nehiy yurdu olurdu. Halbuki bunların yeri dünyadır. Cennet bu gibi şeylerin yeri değildir.[77] Dünyadakilere nispetle cennet ehlinin yemeleri, içmeleri ve nimetlerden lezzet almaları devamlıdır. Tüm bu özellikler sadece cennettedir. Orada nimetler ne fani olur, ne de tükenir. Oradakiler cennetin lezzet ve sadetlerinden tam olarak yararlanırlar. Cennette devamlı olarak kalırlar.

Mu’tezile’ye göre cennette nimetler ebedidir. Buna “Takva sahiplerine vad olunan cennetin özelliği şudur: Onun zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir,[78] meâlindeki ayet delildir. Cennet ehlinin cennette devamlı kalmasının sebebi Kur’an’ın getirdiği ebedilik görüşü ve hareketlerin sonunun olmamasıdır.[79]

Sonuç olarak Mu’tezile, İhvanu’s-safa ve felsefecilerin yaptığı gibi, cennet ve cehennemin hissi (mahsûs) vasıflarını birer remizden ibaret olarak görmez. Allah’ın (c.c) zati sıfatlarında tevile gittikleri gibi, cennet ve cehennem konusunda tevil yapmazlar. Öbür yandan Mu’tezile’nin kitaplarında, Ehl-i sünnet’in kitaplarında,[80] yer alan hissi tasvirler neredeyse hiç bulunmaz. Öbür yandan onlar Haşeviye’nin abartılı tasvirlerini reddederler.[81]

Bu durumuyla Mu’tezile bu meselede bazı sufilerin, felsefecilerin, İhvanus-Safa’nın yorumlarıyla Haşeviye’nin aşırılıkları arasında orta bir yol tutar. Aşırılığa kaçmadan cennet ve cehennem hakkında mutedil bir görüşü savunur.

 

Selef ve Ehl-i Sünnet Kelamcılarına Göre Cennet ve Cehennem

Ehl-i Sünnet’e göre hissi olan nimetler ve azaplar iki sıfattır. Onlar Kur’an ve Sünnette ifade edilen bütün hissî kavramları olduğu gibi te’vilsiz olarak kabûl ederler. Cennet nimet, cehennem ise azap yeridir. Bu azap ve nimet birinci dereceden maddi, sonra manevi özelliğe sahiptir. Hislerimiz nimet ve azabı tadacak özellikte yaratılmıştır.

Cehennem azabı çeşitlidir. Allah (c.c) Kur'an'da

"O gün cehenneme -Doldun mu? deriz. O da: Daha var mı? der,"[82] buyurur. "Şu iki grup Rableri hakkında çekişen iki hasımdır. İnkar edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir. Bununla karınlarının içindeki organlar ve derileri eritilecektir. Bir de onlar için demir kamçılar vardır. Izdıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri döndürülürler ve "Tadın bu yakıcı azabı" denilir."[83]

Cehennemin azabı sınıf sınıftır. Hepsi de maddi özellikler taşır. Örneğin; cehennemdeki elbiseler kafirler içindir. Sıcak su onların başlarından dökülür ve derilerine sirayet eder. Oradakilere demirden çubuklarla vurulur. Kaçmak istediklerinde cehennem onları kuşatır. Bunların hepsi cehennemin maddi olduğunu gösterir. Bu hissi tabloların birleşmesinden cehennem meydana gelir.

"Şüphesiz zakkum ağacı günahkarların yemeğidir. O, karınlarda maden eriyiği gibi, suyun kaynaması gibi kaynar. (Allah zebanilere emreder): Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün! (ve deyin ki ): Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin!"[84]

"Müttakilere va'd olunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama vardır. Hiç bu, ateşte ebedi kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?[85]

Bu ayetlerde çok dakik hissi tasvirler vardır. Bu nehirler insanın iştahı ölçüsünde akar. İnsan her istediğini orada bulabilir. Nimetlerin lezzeti çok tatlıdır. Meyveleri çeşitlidir. Ancak tüm bu nimetlerden daha üstün nimet, Allah'ın (c.c) mağfiretidir.

"İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar."[86]

"(Cennet ağaçlarının) gölgeleri, üzerlerine sarkar, kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur."[87]

"Ey ayetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de. Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz! Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı herşey vardır. Ve kendilerine : Siz orada ebedi kalacaksınız, işte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur. Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz, denilir."[88]

"İşte onlara, alt taraflarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar Adn cennetlerinde tahtlar üzerine kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler ; ince ve kalın dibâdan yeşil elbiseler giyecekler. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!"[89]

"Fakat Rablerinden sakınanlara, üstüste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allah'ın verdiği sözdür. Allah, verdiği sözden caymaz."[90]

Ehl-i Sünnet'in iman ettiği cennet ve cehennemdeki maddi özellikler düşünülebilinenin çok üstündedir. Ehl-i Sünnet ve Eş'ariler cennet ve cehennemin bâki vasıflarının kalıcı ve çeşitli olduğuna inanmaktadırlar. Cennet ve cehennem nimetleri ehilleri için devamlıdır.[91]

Kıyamet gününde kafirlerin pişmanlığı onlara fayda vermez. Yüzleri üzerinde sürünürler. Cehennem onları her taraflarından kuşatır ve onlar âdeta cehennemde boğulurlar. Yiyecekleri, giyecekleri, yatacakları her şey ateştir. Katrana batırılmışlardır. Demir çubuklarla devamlı dövülürler. Zincirlerin ağırlığı altında ezilirler.[92] Cehennemin kapıları olduğu gibi cennetin kapıları da vardır. İbn Kayyım el-Cevziyye gibi Selefin tutumu da bu doğrultudadır.[93]

Gazzâlî filozofların "Sadece ruhlar sevap ve ceza görür" düşüncesine şiddetle karşı çıkar çünkü filozoflar "ruh görür cisim görmez" diyerek ruhâni hayatın varlığını tasdik ederken cismâniyet ve mahsûsatla ilgili şeriatın ifadelerini inkar etmişlerdir.[94] Cennet ve cehennemin kendine has özellikleri vardır. Ona göre cismânî lezzetlerle rûhânî lezzetlerin aynı şekilde cismânî elemlerle rûhânî elemlerin bir arada beraber bulunmasına herhangi bir mani de yoktur.[95]

Gazzâlî, "Şeriatte ahiret hayatını anlatan tüm bilgiler mecâzi anlam taşıyan birer temsilden ibarettir" diyenleri reddederek ahiretin hem rûhânî hem de hissî olduğunu belirtir.[96] Ehl-i Sünnet cennet ve cehennemin yaratılmış ve mevcûd oluşuna iki cihetle delil getirir.

1- Hz. Adem (a.s) ve Hz. Havva'nın cennette iskân edilmeleri ve işledikleri bir zelle sebebiyle oradan çıkartılmalarına dair Kur’an kıssası cennetin yaratılmış ve mevcut olduğunu gösterir. Cehennem de varlık yönüyle cennetten ayrılamayacağı için cennetin varlığı, cehennemin de var olduğunu gösterir.

2- "Bunu yapamazsanız-ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kafirler için hazırlanmıştır."[97]

"Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!"[98] gibi ayetlerde Allah (c.c) cehennemin hazırlandığını mazi sigasıyla bildirmektedir ki bu cehennemin yaratıldığını ve şu anda mevcut bulunduğunu gösterir.[99]

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Âhiret’e dair sem’î konular -akıl idrak ve ispatından aciz olsa bile- kesin hakikatlerdendir. Bunlar sübûtu için vârid olan sadık haberle bilinir. Sadık haber ise ya içine hiç bir vecihle batılın karışmadığı Allah’ın kitabı ya da hevâsından konuşmayan Hz. Peygamberin beyanıdır.

Âhiretle ilgili konularda akıl -Kant ve Sokrat’ta olduğu gibi- ahlâkî bir kısım prensipler dışında hüküm vaz edemez. Sırat, Havz, Mîzân, Cennet ve Cehennemin tabiatı, sevap ve ikâb’ın incelikleri gibi tafsîlâtın akıl ile bilinmesi mümkün değildir. Bunlar ancak nakil ile bilinebilir.

Nimet ve azap rûhî (mânevî) değil hissîdir. Fakat bunun bir kısım uydurma rivayetlerle aklın reddedebileceği hurafelerle tasviri doğru değildir. Buna karşılık İslam Felsefecileri nimet ve azabın hissi oluşunu tamamen reddederek hata etmişlerdir. Çünkü cennet insan nefsinin iştihasını celbedecek şekilde gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, beşerin hayalinden bile aciz kaldığı nimetlerle tavsîf edilmiş; Kur’an-ı Kerîm’de cennette bulunan üzümlerden, hurmalardan, narlardan, süt ve içki akan nehirlerden bahsedilmiştir.

Velhasıl, lezzetlerin hissî oluşunu dünyadaki mevcutlara kıyas ederek inkâr edenler de tamamen dünyadakilere kıyas ederek onların tasvirinde ifrata düşenler de hata etmişlerdir. Öyleyse Ahiret azap ve nimeti ile ilgili tafsilatın dünyaya kıyas edilerek yani “Gaibin şâhide kıyası” ile değerlendirilmesi doğru değildir.

Âhiretle alakalı meselelerin akıl ve nakil bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerekir. Akıl Âhiretle ilgili genel prensipleri idrak ederken nakil, onun tafsîlat ve cüz’iyyatı ile ilgili bilgiler verir. Böylece kıyamet gününe dair olan imanımız akıl ve nakil bütünlüğü üzerine bina edilmiş olur.

 

[1] Abese, 80/17-22

[2] Tirmizî, (Ebû Îsa), Sahîh, 9/186, (Ebû Bekr İbnü’l-Arabî şerhi ile birlikte) 1. Baskı, Matbaatu’s-Sâvî, 1934

[3] Mü’min, 40/46

[4] el-Eş’arî, el-İbâne An Usûli’d-Diyâne, 65-66; Medine, 1975; Gazzâlî, İtikadda Orta Yol (Terc. Kemal Işık), 160, Ankara 1971; Taftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, 2/162, İstanbul, 1277; Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, 3/242, Matbaay-ı Amire, 1311; İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî, el-İrşâd ilâ Kavâidi’l-Edille fİ Usûli’l-İ’tikâd, 375; Mısır, 1950

[5] Tevbe, 9/101

[6] Ebû Mansûr el-Mâturîdî, Akâid Risâlesi (Terc. Yusuf Ziya Yörükan), 27; İstanbul, 1953; el-Eş’arî, el-İbâne, 66

[7] Mâturîdî, Akaid Risâlesi, (Terc. Yusuy Ziya Yörükan) 27; el-Eş’arî, el-İbâne, 65

[8] Cürcâni, Şerhu’l-Mevâkıf, 3/242, Taftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, 2/162; Sadru’l-İslâm Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akâidi, (Terc. Şerafeddin Gölcük, ), 235, İstanbul, 1980

[9] el-Kurtubî, el-Cami li-Ahkâmi’l-Kur’an, 4/160-161

[10] el-Mâturîdî, Akâid Risâlesi (Terc. Yusuf Ziya Yörükan), 27

[11] Neşet Çağatay - İ. Âgâh Çubukçu, İslam Mezhepleri Tarihi, 59, Ankara, 1976, Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akâidi, (Terc. Şerafeddin Gölcük, ), 235

[12] Kâdı Abdu’l-Cebbâr, Şerhu’l-UsûliLHamse, 730, (Tahkîk: Abdulkerim Osman), Mektebetü Vehbe, 1965

[13] Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, 3/242, el-Kuşcî, Şerhu’t-Tecrîd, (Şerhu’l-Mevâkıfla birlikte), Matbaay-ı Âmire, 1311; Taftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, 2/162

[14] Kâdı Abdu’l-Cebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, 730

[15] Kemal Işık, Mu’tezilenin Doğuşu ve Kelâmî Görüşleri, 56; Ankara, 1967, Kabriyye fırkasının Cehmiye’ye mensup olduğunu söyleyenler de vardır. (el-Kurtubî, el-Câmi Li-Ahkâmi’l-Kur’an, 4/162; Kahire, 1967)

[16] Sübkî, Şifâu’s-Sikâm Fî Ziyâreti’l-Hayri’l-Enâm, 169; Bulâk, 1318

[17] Cürcânî, Şerhu’l-Makâsıd, 3/242; Taftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, 2/163

[18] Kâdı Abdulcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, 730, (Tahkîk: Abdulkerim Osman, Mektebetü Vehbe neşri, 1965)

[19] Müslim, Sahih, Cennet, 17

[20] Eş’arî, el-ibâne An Usûli’d-Diyâne, 70; 1. Baskı, el-Matbaatu’l-Münîriyye, Kahire, 1348

[21] Mü’min (Ğâfir) 40/46

[22] Tevbe, 9/101

[23] Eş’arî, el-ibâne An Usûli’d-Diyâne, 70

[24] Âl-i Îmrân, 3/169-170

[25] Tâhâ, 20/124

[26] Mü’min, 40/46

[27] Ebû Bekir el-Bâkıllânî, el-İnsâf (fîmâ Yecibü İ’tikâdühü ve lâ yecüzü el-Cehlü Bihî) 45, (Silsiletü Kütüb en-Nâdira) Neşr ve Tashîh: es-Seyyid İzzet el-Attâr, Kahire, 1950

[28] Râzî, (Fahruddîn, Muhammed İbn Ömer) Meâlimü Usûli’d-Dîn, 132, (Muhassal ile birlikte) 1. Baskı, Kahire, 1323

[29] Nuh, 71/25

[30] Râzî, (Fahruddîn, Muhammed İbn Ömer) Nihâyetü’l-Ukûl Fî Dirâyeti’l-Usûl, 2/181, el Yazması nüsha (yazan: Musata İbn Şerafüddîn), el-Hidiviyye el-Mısriyye Kütüphanesi, Tevhîd:747

[31] Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 16/2927,2929-31; vd., Dâru’ş-Şa’b, Kahire, ts.

[32] Gazzâlî, el-Erbaîn fî Ilmi’l-Kelâm, 1/286, Matbaatü’l-İstikâme, Kahire, 1344

[33] En’am, 6/93

[34] İbn Hazm (Ebu Muhammed Ali Bin Ahmed), el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâ ve’n-Nihal, 4/56, 1. Baskı 1347

[35] Meselâ bkz. İbrâhim el-Beycûrî, Tuhfetü’l-Mürîd -Hâşiye Alâ Cevherati’t-Tevhîd li’ş-Şeyh İbrahin el-Lekkânî- 159-161, el-Matbaatü’l-Kesteliyye, Kahire, 1279; Ahmed Subhi, Fî Ilmi’l-Kelâm, 1/289, Müessesetü’s-Sekâfe el-Câmiiyye, İskenderiyye, 1978

[36] İbn Kayyım el-Cevziyye, er-Rûh, 47-62, 3. Baskı, Matbaatü Meclisi Dâirati’l-Maârif, Haydarabad, 1357; Selefin görüşleri için ayrıca bkz. İbn Teymiye, Mecmûatü’r-Resâili’l-Kübrâ, 1. Cilt, 9. Risâle, 1. Baskı, el-Matbatu’l-Âmiriyyye eş-Şerafiyye, Mısır, 1322

[37] De Boer, TJ, Târîhu’l- Felsefe fi’l-İslam, 173, Tercüme ve Talik: Abdülhâdi Ebû Rîde, Lecnetü’t-Te’lîf ve’n-Neşr, 3. Baskı, Kahire, 1953

[38] Gazzaâli, Tehâfütü'l-Felâsife, 273, Tahkik: Süleyman Dünya, 2. Baskı, Dâru’l-Maârif, Mısır-Kahire, 1955

[39] Hamûde Ğarâbe, Ibn Sînâ Beyne'd-Dîn ve'l-Felsefe, 153, Dâru’t-Tıbâa ve’n-Neşri'l-İslâmi, 1948

[40] İbn Sînâ, el-İşârât ve't-Tenbîhât, 753 vd. (Tahkik : Süleyman Dünya), Dâru’l- Maârif, Mısır, 1958

[41] Gazzali, Tehafütü'l-Felâsife, 268.

[42] Tevbe, 9/72

[43] İbn Sînâ, eş-Şifâ, 423, (yedinci bölüm, dokuzuncu makale), (Tahkik: Muhammed Yusuf Musa ve diğerleri) el-Hey’etü’l-Âmme li-Şuûni’l-Matabii’l-Emîriyye, Kahire, 1960.

[44] Hadîd. 57/21

[45] Hamûde Ğarâbe, Ibn Sînâ Beyne'd-Dîn ve'l-Felsefe, 155, Dâru’t-Tıbâa ve’n-Neşri'l-İslâmi, 1948

[46] Gazzâlî, Tehâfütü'l-Felâsife, 270

[47] Secde, 32/17

[48] İbn Sinâ, Şifâ, İlâhiyât, (7. bölüm, 90. makale), 427

[49] Mü’minûn, 23/99-100

[50] Sebe, 35/54

[51] Hamûde Ğarâbe, İbn Sînâ Beyne'd-Dîn ve'l-Felsefe, 168 (İbn Sinâ, Risâletü’s-Saâde, 16,17)

[52] Muhammed Baysar, Fî Felsefeti İbn Rüşd. el-Vücûd ve'l-Hulûd, 158, 3. Baskı, Dâru’l-Kitâbi’l-Lübnânî, Beyrut, 1973

[53] İbn Rüşd, el-Keşf an Menahici'l-Edille, 151, (Felsefetü İbn Rüşd kitabıyla birlikte) 2. Baskı, el-Mektebetü’l-Muhammediyye et-Ticâriyye Baskısı, Mısır, 1935

[54] Muhammed Abdurrahman Baysar, Fî Felsefeti İbn Rüşd. el-Vücûd ve'l-Hulûd, 176, 3. Baskı, Dâru’l-Kitâb el-Lübnânî, Beyrut, 1973

[55] İbn Rüşd, Felsefetü İbn Rüşd, 149-151, 2. Baskı, Mektebetü’l-Mahmûdiyye et-Ticâriyye, 1935

[56] İbn Rüşd, Tehâfütü't-Tehâfüt, 585, el-Matbaatu’l-Katolîkiyye, Beyrut, 1930

[57] Muhammed Âtıf el-Irâkî, en-Nüz’ati’l-Akliyye fî Felsefeti İbn Rüşd, 309; Dâru’l-Maârif, Mısır, 1967

[58] İhvânu’s-Safâ, Resâilü İhvâni’s-Safâ, 3/289; (Tashîh: Hayruddîn ez-Ziriklî), el-Matbaatu’l-Arabiyye, Mısır, 1928

[59] Ankebût, 29/64

[60] Zuhruf, 43/71

[61] İhvânu’s-Safâ, Resâilü İhvâni’s-Safâ, 3/289, (Tashîh: Hayruddîn ez-Ziriklî), el-Matbaatu’l-Arabiyye, Mısır, 1928

[62] Eş'arî, Makâlâtu'l-İslâmiyyîn, 2/148-149, Kahire, 1950; el-Îcî, el-Mevâkıf Fî Ilmi’l-Kelâm, 374, (Neşr: Ahmed ed-Desûkî ve diğerleri) Matbaatu’l-Ulûm, Kahire, 1357; Abdulkâhir el-Bağdâdî, Usûlu’d-Dîn, 238; İstanbul, 1928

[63] Nisa, 4/93

[64] Tirmizi, Sıfatu Cehennem, 10

[65] Nisa, 4/48

[66] Elbir Nasri Nadir, Felsefetü’l-Mu’tezile, 2/125

[67] Adudiddin el-İcî, el-Mevâkıf fi Ilmi’l-Kelâm, 375, (Neşr: İbrahim ed-Desûkî ve diğerleri) Matbaatu’l-Ulûm, Kahire, 1357

[68] Abdulkâhir el-Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak, 150, İstanbul, 1928

[69] Adudiddin el-İcî, el-Mevâkıf, 275

[70] Hadid, 57/21.

[71] Adudiddin el-İcî, el-Mevâkıf, 376

[72] Elbir Nasri Nadir, Felsefetü’l-Mu’tezile, 2/128

[73] Bağdâdi, el- Fark beyne'l - Fırak, 157

[74] Nebe, 78/40

[75] Elbir Nasri Nadir, Felsefetü’l-Mu’tezile, 2/129

[76] Ebu'l-Huseyn el-Hayyat, el-İntisar ve'r-Reddü alâ İbn Râvendi el-Mülhid, 70, Matbaatu Dâri’l-Kütübi’l-Mısriyye, Kahire, 1925

[77] Ebu'l-Huseyn el-Hayyat, el-İntisar, 71

[78] Ra'd, 13/35.

[79] Ali Mustafa el-Ğurâbî, Ebu'l Hüzeyl el-Allâf, 60-65, Baskı ve Neşr, Mahmûd Tevfîk, Mısır, 1969

[80] Mesela: Haris el-Muhasibin’in (v.243/857) ”Tevekkül” ve İbn Kayyim el-Cevziyye’nin (v. 751/1350) “Hâdi’l-Ervâh” isimli kitapları gibi.

[81] Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak, 99

[82] Kaf, 50/30

[83] Hac, 22/19-22

[84] Duhan, 44/43-49

[85] Muhammed, 47/15

[86] Bakara, 2/25

[87] İnsan, 76/14

[88] Zuhruf, 45/68-73

[89] Kehf, 18/31

[90] Zümer, 39/20

[91] Bağdâdî, Usulu'd-Din, 238, İstanbul, 1928

[92] Gazzâlî, İhyav-ı Ulûmi'd-Din, 16/2987, Dâru’ş-Şa’b, Mısır, 1939

[93] İbn Kayyım el-Cevziyye, Hâdî’l-Ervâh İlâ Bilâdi’l-Efrâh, 35, Matbaatu Dâri’t-Te’lîf, ts.

[94] Gazzâlî, el-Munkız Mine'd-Dalâl, 106-107, (Tahkîk ve Ta’lîk: Abdulhalîm Mahmûd), 2. Baskı, Mektebetü’l-İncilû el-Mısriyye, Kahire, 1955

[95] Gazzâli, Tehâfütü'l-Felâsife, 274-276, 2. Baskı, Dâru’l-Maârif, Mısır 1955

[96] Gazzâli, Tehâfütü'l-Felâsife, 278-279

[97] Bakara, 2/24

[98] Âl-i İmran, 3/133

[99] Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn, 2/149, (Tahkîk: Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd), 1. Baskı, Mektebetü’n-Nahda el-Mısriyye, 1954; el-Îcî (Abdurrahman İbn Ahmed), el-Mevâkıf fi Ilmi'l-Kelâm, (Tab ve neşr: İbrahim ed_Desûkî Atıyye-Ahmed el-Hanbûlî) 374-375, Kahire, 1357

 

* Yeni Ümit Dergisi arşivinden (Ekim, 1998 - Ocak, 1999; 42-43. sayı)

Author: Wise Institute - min read. - Post Date: 11/14/2022