KIRAATLER





Author: Prof.Dr. Suat YILDIRIM - min read. - Post Date: 10/24/2022
Clap

Kıraat farkları umumiyetle, mahdut kelimelerin lehçe ve edâ (telâffuz) keyfiyeti etrafında dönmekten ibarettir. Dolayısıyla kıraatler, farklı lehçelere mensup olanlara Kur’ân okumayı kolaylaştırmak için verilmiş bir ruhsattır.

 

Zerkeşî’nin dediği gibi, Kur’ân ile kıraatler birbirinden farklı hakikatlerdir. Kur’ân, Hz. Peygambere, beyan ve i’caz için vahyedilen kelâmdır. Kıraatler ise, bu kelâma arız olması mümkün olan medd, kasr, tahfif, teşkil, imâle, idğâm, izhâr, ibdâl, noktalama gibi edâ ve telâffuz vecihleri olup, bunlar da Kur’ân gibi sahîh mütevâtir senedle Peygamberimizden nakledilmiştir.

Hz. Osman mushafları yazdırıp bu hatta muhalif olan diğer şahsî nüshaları terk etmeye çağırınca, bazı zatlar muhalif olanları bırakıp, imam mushafın hattına aykırı olmayan ve Hz. Peygamber’den tevâtüren nakledilen diğer kıraatleri okumaya devam ettiler. Yedi harften geri kalan ve bazı kelimelerde rastlanan bu farklılıklara kıraat denilir.

 

Kıraatlerin Meşruiyetindeki Hikmet

  •   Farklı lehçeleri konuşan çeşitli Arap kabilelerinin, tahrif etmeden ve günahkâr olmadan Kur’ân okumalarını kolaylaştırmak.
  •   Kur’ân’ın mucize olduğunu bütün Arap kabilelerine açıkça göstermek. Kur’ân, benzerini getirmeleri için meydan okurken, bir lehçeden olmasını şart koşarak sahayı daraltmamış, aksine muhtelif lehçelerden de olsa makbul olacağını bildirerek onlara daha geniş bir imkân vermiş oluyordu.

Peygamberimizin okuduğu kıraat vecihleri yediye münhasır değildir, (10)’dan fazladır. Sahabe farklı kıraatleri Resûlullah’tan dinledikleri halde, sonra kolaylarına gelen, tercih ettikleri bir kıraatle okurlardı. Tabiîn de bu şekilde devam etti. Arapların lisanına lahn arız olunca bazı zatlar, kıraatleri hasr ve tespit edip senedleriyle meşgul olmaya başladılar. Muhtelif büyük şehirlerdeki imamlar şu şahsiyetlerdir:

Ebû Amr (ö.154/772),

İbn Kesîr (ö.120/738),

İbn Âmir (ö.118/736),

Âsım (ö.128/745),

Hamza (ö.156/773),

Nâfi’ (ö.169/785),

Kisâî (ö.189/805).

 

Kıraatler yediye münhasır olmadığı halde niçin bu yedi imam meşhur olmuşlardır?

Hz. Osman mushafları yazdırdığında, keza 2. ve 3. asırlarda kurra fazla idi. Dördüncü asırda mushafa uygunluk şartını başa alarak, ayrıca fıkıhta ileri bir seviyede olmak, naklinde güvenilir olmak, dindarlığı ve geniş ilmi, kemâle ermiş yaşı ile bir beldenin itimadını kazanmış şahsiyetler aradılar ve Hz. Osman’ın mushaf gönderdiği her beldeden, o beldedeki mushafa göre kıraate vâkıf birer imam seçtiler. Bunlar, bu işteki imametleri ile meşhur olmuş, ömürleri kıraat okutmakla geçmiş olan, az önce saydığımız yedi zat idiler. Naklettikleri kıraatlerin de kendilerine nispet olunması âdet olmuştur. Bu imamların kıraatlerine itimat edilmesinin kıstası şudur:

  •   Peygamberimizden sahih senedle rivâyet edilmek,
  •   Osman’ın imam mushafına, takdîren de olsa uymak. Meselâ Hz. Osman’ın mushafında elif yazılmadığından مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ sahih nakil ile hem مَالِكِ (mâlik), hem de مَلِكِ (melik) diye rivâyet olunur. Bu da mushafın hattına, takdîren de olsa uygundur.
  •   Muteber bir tarzda, Arap dilinin kaidelerine uygun olmak.[1]

Bu üç şartı hâiz olan kıraatler, ister mezkûr yedi imamdan, ister başkalarından mervî olsun reddedilemezler. Nitekim Ebû Ca’fer (ö.130/748), Ya’kûb (ö.185/801) ve Halef (ö.229/844) kıraatleri de sahih kıraatler sayılırlar. Bu şartları hâiz olmayanlar ise, hangi imama mensup olursa olsun, şâz veya merdud sayılırlar.

Bu kıraat imamları, sadece kendi kıraatlerinin doğru olduğunu iddia edip halkı ona çağırmıyorlardı. Aksine diğer kıraatlerin de sabit olduğuna inanıp, yalnız kendi rivâyet ettiği kıraatin hizmetine hasr-ı nefs etmişlerdi.

Kur’âniyyetin sübûtu için, kıraatin aslının mütevâtir olması gerekir. On kıraat (kıraat-ı aşere) bu şartı hâiz olup onlarla tilâvet ve ibâdet sahihtir. Yalnız, keyfiyeti ve tatbiki sahih olmakla beraber, mütevâtir olması şart değildir. Meselâ bazı medlerin takdirinde tul, tavassut veya kasr (uzun, orta veya kısa okuma) şekillerinin bulunması bu kabildendir.

 

Şâz Kıraatler

Mezkûr üç şartı hâiz olmayan kıraatlerin senedine ve kaynağına bakılmaksızın, şâz olduğuna hükmedilir. Şâz kıraatler ile ne tilâvet, ne de ibâdet edilir. Fakat âhad hadisteki sıhhat şartlarını hâiz ise, hadis mesabesinde sayılıp ondan ahkâm çıkarılabilir.[2] Zira şâz kıraatlerin birçoğu şundan kaynaklanmaktadır: Sahabeden bazıları kapalı yerleri izah için, şahsî nüshalarına tefsir edici kısa notlar koymuşlardı. Çünkü kendilerini, bunları metne karıştırmaktan emin sayıyorlardı. Meselâ İbn Mes’ûd, yemin keffâreti, hakkındaki Mâide, 89 âyetinin فَصِيَامُ ثَلَاتَةِ اَيَّامٍ sonunu مُتَتَابِعَاتٍ “peşpeşe” kelimesi ile takyîd ediyordu.[3] Hanefî Mezhebi, bu şâz kıraati ahkâmda delil kabul ederek, bu orucun ard arda üç gün şeklinde tutulması gerektiğini bildirirken Şafiî, şâz kıraati hüccet saymayarak, bu orucun tefrik edilebileceğin söyler. Bakara, 238 âyetinde حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلاَةِ الْوُسْطَى “Namazları ve orta namazı koruyun” cümlesinde وَالصَّلاَةِ الْوُسْطَى ’dan sonra şâz olarak rivâyet edilen وَصَلَاةِ الْعَصْرِ ilâvesi, “orta namaz”dan maksadın, ikindi namazı olduğuna delil sayılabilmektedir.

Sonradan gelen, bazı kimseler bu mushaflarda gördüklerini sabit kıraat zannetmişlerdir. İbnu’l-Enbârî (ö.328/940) gibi zatlar, öteden beri kıraat değil, açıklayıcı notlar olduğunu söylemişlerdir. Zaten “fülân üstadın mushafında bulunup, başkalarında bulunmaması, bu ilâvenin tefsirden ileri geldiğini ortaya koymaktadır.” Hz. Osman’ın emrine rağmen, diğer mushafların ihtiva ettiği mahdut yerlerdeki farklı kıraatler, mushaf sahiplerinin torunlarınca muhafaza edilen nüshalardan toplanmış, neticede müteradif oldukları görülmüştür. İbn Ebî Davud’un (ö.316/929) bu farkları ihtiva eden Kitabu’l-Mesahif eserini yayınlayan ve bu konuda Materials for the History of the Text of the Qur’an kitabını yazan A. Jeffery bu farkları liste halinde çıkarmıştır. Çoğu zaman, tefsir edici not oldukları anlaşılan bu kıraatler, mânâyı değiştirmekten uzak, müteradif kelimelerden fazla bir şey ihtiva etmemektedirler.

Bazı gayri müslimler, yedi harf ve kıraat meselesini bahane ederek İnciller gibi Kur’ân’ın da ayrı ayrı metinleri olup, Hz. Osman’ın mushafı dışında olanların imha edildiğini iddia ederler. Hâlbuki İnciller, Hz. İsa hakkında, farklı şahıslar tarafından yazılan biyografi ve hatıralar olduğu halde Kur’ân’ın, bizzat Peygamber efendimiz tarafından yazdırılmış olduğu tarihen sabittir.

Yedi harf hakkındaki mevcut bütün rivâyetler incelenirse görülür ki mesele, bazı mahdut kelimelerin lehçe ve edâ (telâffuz) keyfiyeti etrafında dönmekten ibarettir. Bundan ötürü müslümanların bu konuda bütün söyledikleri sâdece şudur: Farklı lehçelere mensup olanlara Kur’ân okumayı kolaylaştırmak için bu ruhsat verilmiştir.

Bu mevzuda dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Yedi harfe göre okuma, ezberden okuma hâlinde söz konusu olup, yazılı bir sahifeden okuma veya farklı tarzda yazma ile ilgisi yoktur. Nitekim Tirmizî’nin şu rivâyeti de bunu gösterir: Resûlulullah, Cibril’e, ümmî bir topluluğa gönderildiğini, okuma bilmediklerinden, ancak işitmek sûretiyle ezberlediklerini söylemiş, bunun üzerine Cenab-ı Allah da bu kolaylığı göstermiştir. Kolaylık, takdim veya tehir (bir kelimeyi öne veya sona almak), yahut bir kelimenin yerine eş manalı başka bir kelime koyma ihtimali, ezberden okumada olur. Yoksa, Peygamberimizin hayatında yazdırmış olduğu sahifelere dayanan Hz. Ebû Bekir zamanındaki mushaftan istinsah edilen imam mushafta bulunan bir kelimenin yerine, eş manalısı dahi olsa, başka bir kelimenin yazılabileceğine cevaz veren bir durum yoktur (Bkz. M. İ. Derveze, el-Kur’ân ve’l-mulhidûn, s. 329-334).

 

[1]   S. Ramadan, Revâ’iu’l-Kur’ân, s.103.

[2]   Aynı eser, s.106.

[3] Süyûtî, İtkan, I, 77.

Author: Prof.Dr. Suat YILDIRIM - min read. - Post Date: 10/24/2022